En güzeli ne biliyor musunuz?
Bir Cumartesi akşamı, sevdiğiniz adamla Şişli’de kısa bir yürüyüşten sonra “Veda” filmini izlemeye gitmek….
En kötüsü ne biliyor musunuz?
Bir Cumartesi akşamı, koskoca Şişli’de, “Veda” filmini izlemeye sizden başka kimsenin gitmemiş olması….

En ilginci ne biliyor musunuz?

Salonda yerlerimizi gösteren çocukcağızın: “Ben anlamıyorum bu işi valla. Vatanımızı kurtaran kişinin hayatını anlatan filminin salonu hep böyle bomboş ama cemaatle ilgili olduğu söylenen “Eşref Paşalılar” filminin salonu dolup dolup taşıyor. İnsanları belediyelerden, dershanelerden, okullardan, cemaate yakın şirketlerin otobüsleriyle getiriyorlar buraya. Ve bence “Eşref Paşalılar”ı bilerek “Veda”yla aynı zamanda piyasaya sürdüler; onu sabote etmek için….”diye size dert yanmaya başlaması…
En sevindiricisi ne biliyor musunuz?
Filmin başlamasına iki-üç dakika kala, bizi içinde bulunduğumuz utançtan bir nebze olsun kurtaran 5 kişinin daha yavaşça salondan içeri süzüldüğünü görmek ve böylelikle artık bir Cumartesi gecesi Şişli’de bir sinemada “Veda” filmini 2 değil, 7 kişi izliyor olmak… (Her ne kadar bu durum, geri kalan boş koltukların kahrını hafifletmese de)

En istikrarlısı ne biliyor musunuz?
Henüz ayağımın koltuktan yere değmedi yaşlarda konserlerine götürüldüğüm, şarkılarıyla büyüdüğüm ve büyütüldüğüm Zülfü Livaneli’nin yıllar içerisinde muhalif duruşundan ödün vermeden kendi deyişiyle “rüzgâra karşı yürüdüğüne” şahit olmak. Kişisel zaaflarına ve siyasetteki başarısızlıklarına hiç şahit olmadık mı? Olduk elbet. Hatasız kul olmaz. Ama dünya standartlarında bir müzisyen, yönetmen ve yazar olarak yarattığı her eserde ülkesinin yaralarına parmak basması takdire şayandır bence.
Bu son filmi de, diğer tüm eserleri gibi, eleştirilebilir. Ancak bu eleştiriler biraz ‘zamansız’ bence. Ülkede her şey ‘normal’, her şey ‘güllük gülistanlık’ olsaydı, “onun saçı, bunun başı, ötekinin makyajı, berikinin aksanı” üzerine uzun uzun konuşur, enine boyuna tartışabilirdik. Tarihçileri bardak gibi ekranlara dizip “İsmet İnönü de yoktu”, “Sakarya da eksikti” tadındaki yorumlara “Arkadaşlar bu bir film. Belgesel değil. Dolayısıyla olaylara bir belgesel bütünselliği içerisinde yaklaşma zorunluluğu yok. Bir film senaristin, yönetmenin, yapımcının göstermek istediklerini kapsar” şeklinde cevap verip, üstelik ‘Atatürk belgeseli yapıyorum’ diye ortaya dökülenlerin de konuya ne kadar ‘bütünsel’ ve ‘tarafsız’ yaklaştıklarını sorgulayabilirdik. Ya da “Dostlar bakın bu bir anı. Salih Bozok’un Atatürk ile ilgili anıları. Dolayısıyla da ‘objektif’ olması beklemek abesle iştigal” diyerek anıların doğaları gereği subjektif olduklarını hatırlatabilirdik. Ve bu tartışmalar sabahlara kadar uzayabilirdi….
Fakat maalesef, zaman o zaman değil. Son zamanlarda şahit olduğumuz soruşturmalar sırasında ortaya çıkan hukuksuzluklar için ‘Usul hatalarını boş verin, siz esasa bakın’ diyen aklıevvellere bir gönderme gibi olacak ama içine düştüğümüz şu kaotik ortamda, bizlere bu ülkenin kuruluş felsefesini hatırlatan bu tarz kültürel ürünlerin maddi hatalarını bir kenara koyup esas mesajlarını kavramak gerek. Bu ülkenin kurucularına ve kuruluş ilkelerine yoğun saldırı bombardımanı ve kara propaganda altında bile ‘ahde vefa’yı unutturmayan bu tarz çalışmaları yüreklendirmek gerek. Atatürk’e saldırmanın bulaşıcı bir hastalığa dönüştüğü, ayakların baş, başların ayak olduğu bir ortamda Atatürk’ün hayatından bazı kesitleri bize tekrar hatırlatma cesaretini gösterenleri oturarak değil, ayakta alkışlamak gerek. (Düşünün, Atatürk’ü savunmak bile belli bir cesaret gerektiriyor artık ülkemizde).
En düşündürücüsü ne biliyor musunuz?
Film arasında “Eşref Paşalılar” salonunun önünde öbek öbek, yığın yığın, kara kara ve erkek erkek kalabalıklar görmek. (Maalesef içlerinde bir tek kadın yoktu). Bıyıklar incecik, ellerde tespih, kiminde sakal, kiminde gözlük…. Kim bu insanlar? Ben tanıyor muyum? Hiç görmüşlüğüm var mı? Biz aynı toprakları, aynı denizleri, aynı havayı paylaşmış olabilir miyiz bunca yıl? Aynı okullara gitmiş, aynı müfredata tâbi tutulmuş olmamız mümkün mü? Tek bir ülkeden, bu ‘çift başlılık’ nasıl doğdu? Biz ‘tek bir millet’ miyiz yoksa aynı coğrafyaya mahkûm, ‘iki farklı topluluk’ mu? Bu kadar farklı ideallerle koyun koyuna nasıl gelmişiz bu günlere? Aynı sarkacın bir ileri, bir geri salınımları mıyız yoksa? Elbette bu insanları yaratan, hem de bilinçli bir şekilde yaratan, bu çarpık ‘sistem’in farkındayım. (Biz de yaptıklarımız, ama daha çok, YAPMADIKLARIMIZLA çok büyük katkıda bulunduk bu yaratılışa, o da ayrı) Ama aynı ‘sistem’ bizleri de yaratmadı mı? Bu ne yaman çelişkidir…
En acısı ne biliyor musunuz?
Bir Cumartesi gecesi Şişli’de bir sinemada “Veda” filminden 7, “Eşref Paşalılar”dan (cemaat dayanışması, yandaş medya dopingi ve yeşil holding subvansiyonuyla) 70 kişinin çıktığına şahit olmak. Kalbinizi burkan acı ve yüzünüze çarpan soğukla sevgilinize sarılarak eve doğru yürümek. Şişli’de, Atatürk’ün ülkemizin kurtuluş planlarını yaptığı Pembe Köşkün önünden geçerken vicdan azabının ağırlığıyla kahrolmak (Siz neden olduğunu biliyorsunuz…. )