Varoluşun Değerini Bilmek




Varoluş sözcüğü ile başlayan bir yazıda doğal olarak beklenen şey, bu kavramın hemen çağrıştırdığı yaşama ve yaşamaya ilişkin bir şeylerden söz edilmesidir, ama bu yazıda varoluş ve yaşama ilişkin düşünceler, yazının sonunda yer alacak. Amacım, elbette, yaşamın ne anlama geldiğini düşünmeye çalışmak, ama bunu, ölümün ne anlama geldiği sorusundan yola çıkarak yapmaya çalışacağım.
Bir dualite ve zıtlıklar evreninde yaşayan birer varlık olarak bizler, herhangi bir kavram ya da olgunun kendinde barındırdığı iki zıt kutuptan birinin mevcut olmaması durumunda, diğerinin ne anlama geldiğini tam olarak anlayamıyoruz. Bu nedenle, yaşamanın ve burada olmanın ne anlama geldiğini tam olarak idrak edebilmemiz ancak, bir gün gelip yaşamayacağımızı ve artık burada olmayacağımızı düşünmemizle mümkün olabiliyor. Henüz ölüm yokken ve biz burada var olmayı ve yaşamayı sürdürürken, çoğu zaman, nefes aldığımız her bir anda ne derece mucizevî bir şeyin cereyan etmekte olduğunun farkına varamıyor, bu olağanüstü gerçeği gözümüzden kaçırıyoruz. Bizden, fazladan bir çaba beklemeksizin kendiliğinden sürüp gitmekte olan bu harikulade olayın değerini, yaşamın devam etmesi durumunda anlamamız mümkün olamıyor; onun değerini ancak, onu kaybetme olasılığı ile karşı karşıya gelince anlayabiliyoruz. Hayatımız devam ettikçe, biz de yaşamaya devam ediyoruz; her ne kadar hiç birimiz kendi yaşamlarımızı pek de yaşanası yaşamlar olarak görmesek de, onu öyle ya da böyle sürdürmeye devam ediyoruz, onun üzerinde pek düşünmüyoruz. Yaşamak denilen şeyin ne demek olduğu sorusunu sormak aklımıza pek gelmiyor. Gündelik yaşam rutinimizin içinde kaybolup giderken, yaşamakta olduğumuzun, o an yaptığımız şeyin yaşamak olduğunun pek farkında olmadığımız için (çünkü düşünmemiz gereken pek çok şey vardır ve çözmemiz gereken pek çok sorun), yaşadığımızın da pek farkına varmadan yaşayıp gidiyoruz.
Ta ki bir gün, bunun sonsuz olmadığını idrak edinceye dek, gerçekten yaşamak için ayrıca bir çaba içine girmek gerektiğinin, yaşamak denilen şeyin, öylesine kendiliğinden olup giden bir şey olmadığının, onun, bizzat kendimizin yaptığı ya da yapamadığı bir şey olduğunun pek farkına varmayız. Burada bulunuyor ve hala yaşıyor olmanın değerini kavrayabilmemiz, ancak bu olanaktan mahrum kalabileceğimizin farkına varmamızla mümkün olabiliyor.
Elbette hepimiz ölüm diye bir şeyin varlığını ve ondan kaçınmanın mümkün olmadığını biliyoruz. Ama onun gün gelip bizim de başımıza geleceğini düşünmek, onu gerçekten düşündüğümüz anlamına gelmiyor. Tam tersine, böyle yaparak kendimizi aldatıyor, onu gerçekten düşünmekten kaçınıyoruz. Çünkü çevremizde gördüğümüz ölümler, bizim ölümümüz değildir. Elbette ölüm bizim başımıza da bir gün gelecektir, ama henüz bizden uzaktır o. Her ne kadar bilinçli olarak tam böyle düşünmesek ya da bu şekilde söze dökmesek de biz, genellikle böyle bir varsayımla yaşarız. Etrafımızda insanlar hep ölürler, ama ölüm başkalarının başına gelen bir şeydir, bizim ölmemiz için daha zaman vardır, o henüz bizden uzaktır.
Acaba gerçekten de böyle midir?
O, gerçekten de bizim hayatımızdan zannettiğimiz kadar uzak bir şey mi?
Bizim başımıza bizzat gelmediği sürece, bizim yaşamımızın dışında ve bize uzak olan bir şey mi gerçekten ölüm?
Değil tabii ki…
Aslında bize, her birimize, geri kalan her şeyden daha fazla yakın bir şey o. Ve yine o, ilgimizi yoğunlaştırdığımız geri kalan başka her şeyden daha gerçek bir şey. Zannettiğimizin aksine olarak bize en çok ait olan ve her an bizimle birlikte olan bir şey. Her ne kadar onu gölgelerin ardına itip, görmezden gelmeye çalışsak ve o yokmuş gibi davransak da, bu böyle.
Evet, biz, bir an sonrasına çıkabileceğimiz gibi bir garantinin kimseye verilmediğini, aldığımız her nefesin sonuncu nefes olabileceğini hep biliriz, ama yaşamımıza devam ederken bu bilgiyi bilincimizin geri planlarına iterek, unutmayı tercih eder, onunla yüz yüze gelmekten kaçınırız. Ne var ki, onu yaşamımızdan uzak bir şey olarak görmemiz, onun gerçekten de yaşamımızdan uzak olmasını sağlamıyor. O yaşamımızın içinde ve bize en sevdiklerimizden bile daha yakın. Düşünmek her ne kadar hoşumuza gitmese de gerçek şu ki, ölüm, en az yaşam kadar bize ait bir şey ve yaşadığımız her anın içinde o da var.
Peki, onunla yüz yüze gelmemiz niye bu kadar önemli? Onu bizzat deneyimlemedikçe, nasıl bir şey olduğunu bilmemize imkân yoksa eğer ve onun üstesinden gelmemiz de mümkün olmadığına, ondan kaçamayacağımıza göre onu düşünmemizin ne gereği var ki? Nasılsa o, bir gün gerçekleşecek. O zamana dek en iyisi, sanki o yokmuş gibi, yaşamaya devam etmek değil mi?
İnsanın hemen aklına geliveren sorular bunlar. Ama yazımın başlarında da söylediğim gibi, ölüm gibi bir gerçeği unutmamız, ne yazık ki, hala yaşamakta olduğumuz gerçeğini de gözden kaçırmamızla sonuçlanıyor. Bir gün öleceğimiz gerçeğini çok net olarak görmedikçe, şu an yaşamakta olduğumuz gerçeğini görmeyi ve gerçekten yaşamayı da beceremiyoruz. Yani, ölümü unuturken biz, yaşamayı da unutuyoruz. Yaşamak denilen şeyin değerini gösterebilecek en önemli şey, ölüm. Bir gün gelip onu yitirebileceğimizi düşünmedikçe, yaşamın değerini de bilemiyoruz. Bu nedenle, onu gerçekten yitirmeden önce, bir gün bu olanağın elimizden alınacağı gerçeğiyle yüzleşmemiz, onun geri kalan bölümünü hakkını vererek değerlendirmemizi sağlayabilir. Gün gelip, her birimizin kendi ölümüzü yaşayacağımız gerçeğine kendimizi açmamız, yaşarken de her birimizin sadece ve sadece kendi yaşamını yaşayabileceği ve zaten şu anda da kendi yaşamını yaşadığı gerçeğinin farkına vararak, kendi yaşamımızı sahiplenmemize ve onun sorumluluklarını yüklenmemize de yol açabilir.
Ölüm düşüncesi ile kaçınılması mümkün olmayan bir gerçeklik olarak yüz yüze gelmemiz, ayrıca bizi, bir başka gerçekliğe, varoluşumuzun ebedi olmadığı gerçeğine de uyandırabilir. Böylece, var olmamızın zorunlu bir şey olmadığını, var olmamız kadar var olmamamızın da mümkün olduğunu ve zaten bir gün var olmayacağımızı kuvvetli bir şekilde hissedip düşünebiliriz.
Yaşamın kendisi zorunlu ve ezelli ebedi bir şey, ama bizim tek tek varlıklarımız öyle değil. Var olmamız kadar, var olmamamız da mümkün. Ve bir gün, var olmayacağız. Ama şimdi varız. Hala varız, buradayız ve yaşıyoruz.
Bizim varoluşumuz, bir gün var olmamaya, yani ölüme doğru giden bir varoluş, dolayısıyla zorunlu ve önceden belirlenmiş değil. Ne zaman, nerede ve hangi koşullar içinde varlığa geleceğimizi, biz seçmiyoruz; ama bize verilen koşullar içinde nasıl bir tavır takınıp, ne tür varoluş tarzlarını benimseyeceğimizi biz seçiyoruz. Şu an içinde bulunduğumuz koşullarda, geçmişte yaptığımız ya da yapmamız gerekirken yapmadığımız tercihlerin payı, her birimizin farkında olduğumuzdan çok daha büyük.
Var olmayacağımız o anın ne zaman gerçekleşeceği belli değil, dolayısıyla yaptığımız ya da yapmaktan kaçındığımız her tercih ve seçimin, sonuncusu olması mümkün.
Taşıdığımız olanakların neler olduğunu anlama ve bunları gerçekleştirmeye çalışma gibi bir çabanın içine girmemiz de mümkün, girmememiz de. Girmediğimiz takdirde kimse bizi, böyle bir çabaya girmemiz için zorlamayacaktır, çünkü bu sadece bizim yaşamımız ve yapacağımız seçimlerden doğacak olumlu ya da olumsuz tüm sonuçlardan doğrudan etkilenecek tek kişi de, yine bizzat kendimiziz.