DÜNYA

Dünya geçici gölgedir. ona güvenen pişmandır. Dünyadan çıkmadan önce, kalbinden dünya sevgisini çıkar. Dünya lezzetlerine aldanmayan, cennet nimetlerine kavuşur. İki alemde aizi ve muhterem olur.

Dünya harap şerbetleri seraptır. Nimetleri zehirli, safâları kederlidir. Bedenleri yıpratır , amelleri artırır. Dünya bela, içine düşenler de sineğe benzer.

Dünya nimetleri geçici, halleri değişicidir. Fani olanı verki, bâki olanı alasın. Kendini bilen kişinin bu dünyaya düşkün olmasına şaşılır. Şakîler dünyaya, saîdler bâki olana sarılır. Bedeninle dünyada ol, kalbindle ahireti bul! Nefsin arzularını terk eden pak olur, afetlerden selamet bulur. Allâhü Teala'nın razı olmadığını terk edene Allâhü Teala ondan iyisini ihsan eder. Mevlası'na hizmet edene, dünya hizmetçi olur. Dünya insanın gölgesine benzer. Kovalarsan kaçar. Kaçarsan seni kovalar.

Dünya, aşıklarına mihnet yeridir. Lezzetlerine aldanmayanlara nimet yeridir. İbadet edenlere kazanç yeridir. İbret alanlara hikmet yeridir. Onu tanıyanlara selamet yeridir. Ahirete nisbetle çöplük gibidir. Ölümden önce olan her şeye dünya denir. Bunlardan, ölünden sonra faydası olanlar, dünyadan değil, ahiretten sayılırlar. Çünkü, dünya ahiret için tarladır. Ahirete inanmayan dünyalıklar zararlıdır. Haramlar, günahlar ve mübahların fazlası böyledir.

Dünyada olanlar dinimize uygun kullanılırsa, ahirete faydalı olurlar. Hem dünya lezzetine, hem de ahiret nimetlerine kavuşulur. Mail iyi de değildir, kötü de değildir. İyilik, kötülük onu kullanandadır.

Kendini ve Rabb'ini unutup, dünya lezzetlerine, şehvetlerine düşkün olanlar, yolda hayvanın süsü ile, planı ile, otu ile uğraşıp, arkadaşlarından geri kalan çöldeki yolcuya benzer. İnsan da ne için yaratılmış olduğunu unutup, dünya zinetlerine aldanır, ahiret hazırlığı yapmazsa, ebedi felakete sürüklenir.

Dünya sevgisi ahirete hazırlanmaya mani olur. Çünkü, kalb onu düşünmekle, Allah'ı unutur. Beden, onu elde etmeye uğraşarak ibadet yapamaz olur. Dünya ile ahiret, doğu ile batı gibidir ki , birine yaklaşan, ötekinden uzak olur.



İNSANLAR UYKUDADIRLAR ÖLÜNCE UYANIRLAR

Ne kadar doğru bir tespit. Gerçekten de uykudayız ve o çok güvendiğimiz aklımız bizi uykudan uyandırmaya yetmiyor. Bir gün gözlerimizi açıyoruz dünyaya ve sanki hep buradaymışcasına sarılıyoruz dört elle. Nereden geldiğimizi, neden geldiğimizi hiç sorgulamadan. Elde ettiğimiz bunca serveti bir mirasyedi gibi kullanıyoruz. Asıl sahibinin bir gün bize hesap soracağını düşünmeden. Yaptılarımızı hiçbir mantık ölçüsüyle açıklamak mümkün değil. Biliyoruzki bu hayat kısa, zaman su gibi akıp gidiyor.Buna rağmen : HİÇ ÖLMEYECEK GİBİ sarılıyoruz hayata. Her aynaya bakışta gerçekle yüz yüze geliyor, yaşlandığımızı gördükce daha bir inatla sarılıyor insan dünyaya. Hayatın geçiçci olduğunu ve istesekte istemesekte geldiğimiz gibi çırılçıplak bırakıp gitmek zorunda olduğumuzu bile, bile bu hırs niye? Hergün biraz daha ölüme yaklaştığını bile, bile ölüme kayıtsız kalmak, Hiç birisini yanında götüremiyeceğini bildiği halde mal, mülk zevk lerin peşinde böylesine hırslı olmak hangi mantıkla açıklanabilir? DAHA KÖTÜSÜ HERKESİN GERÇEKLERİ BİLİP HİÇBİR ÖNLEM ALMAMASI. GÜNEŞİN SICAĞINA KARŞI KREM SÜRÜYOR AMA CEHENNEM ATEŞİNE KARŞI HİÇBİR TEDBİR ALMIYOR. Biliyoruz ölüm var bu bir gerçek. Biliyoruz bir gün sıra bize gelecek. Biliyoruz birgün hayat elimizden kayıp gidecek, biliyoruz sorgu sorulacak, hesap verilecek ama şaşırtıcı bir mantıksızlıkla illüzyon devam ediyor ve Efendimiz (a.s) sözü kulaklarımızda yankılanıyor:

İNSANLAR UYKUDADIRLAR,ÖLDÜKLERİ ZAMAN UYANIRLAR...
ALLAH (C.C) BİZLERİ ÖLMEDEN UYANAN KULLARINDAN EYLESİN.(AMİN)



Peygamber Efendimiz ( s.a.v.)’in amcasının oğlu, muhterem damadı, dördüncü halifesi ve cennetle müjdelenenlerin dördüncüsüdür. Hiç puta tapmadığı için ;“ Kerramallâhü Vecheh” ;, kahraman ve cesûr olmasından, " Haydar”; , Allâhü Teâlâ’nın takdirine râzı olduğu için kendisine;“ Mürtezâ ”; denildi. 599 Senesinde, hicretten 23 yıl önce mekke’de doğdu. 660 ( Hicri 40 ) ta Kûfe’de şehid edildi. Hz. Osman;( r.a.)’ ın şehid edilmesinden sonra 656 ( Hicri 35 ) zilhicce ayında halîfe oldu.

Hz. Ali Medine'de devamlı Hz. Muhammed ile birlikteydi. Peygamber Efendimiz ( s.a.v. ) Müslümanlar arasında "Kardeşlik akdi" okuttuğunda , Ali'yi kendisine kardeşliğe layık gördü. Kızı hz. fatıma'yı zevce olarak ona münasip gördü. Bir yıl sonra da ilk çocuğu olan Hz. Hasan dünyaya geldi. Hz. Ali'nin Hz. Fatıma'dan 5 çocuğu olmuştur; isimleri şunlardır: Hasan Hüseyin ,Zeynep Ümmü Gülsüm, Muhsin

Hz. Ali (k.v.) ilk imân eden çocuk olma şerefine ermiş ve çocukluğundan itibâren Peygamber Efendimiz ( s.a.v.) in terbiyesinde yetişmiştir. Onun, uğrunda gösterdiği fedakarlık her türlü takdirin üstündedir. Hicret esnâsında, hâne-i saâdet'in etrafını düşmanların kuşatmış olduğu çok tehlikeli bir anda, büyük bir cesaretle Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in yatağına yatmıştır. Sonra bir fırsat bularak yola çıkmış, Medîne-i Münevvere'ye kavuştuğunda ayakları şişmiş, yürüyemeyecek, huzûr-ı Nebeviye giremeyecek bir halde kalmıştır. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bunu haber alınca, bizzat kendisi teşrif etmiş, mübârek elleriyle, ayaklarını okşamış, kendisine duâda bulunmuştur.

Peygamber Efendimiz ( s.a.v.) Hz. Ali (k.v.)'yi çok severdi. Uhud gazvesi'nde on altı kılıç darbesi almıştı. Bu gazvede şehid olamadığından dolayı üzülen Hz. Ali'ye (k.v.) hitâben Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: " Yâ Ali, şehâdet senin arkandadır. Bunlar kan ile boyandığı zaman nasıl sabredeceksin? " buyurarak mübârek elleriyle onun başını, sakalını okşamıştı.
Hz. Ali, Peygamberimiz' in katıldığı tüm savaşlarda sancaktar olarak bulundu. Sadece Tebük seferinde Hz. Muhammed'in emri ile Medine'de kaldığı için katılmamıştır. ( Hicri 40 ) senesinde Ramazan-ı Şerif ayında sabah namazına giderken Hâricilerden İbn-i Mülcem tarafından başına vurulan zehirli kılıç darbesi ile yaralanmıstır. Hz. Ali Abdurrahman bin Mulcem ; in kılıç darbesinden sonra şöyle dedi: “Fuztu ve Rabb’il Ka’be!” ( Kabenin rabbine andolsun ki, kurtuluşa erdim ) İki gün evinde yattıktan sonra, hicretin 40. yılı Ramazan ayının ayının 21. günü vefât ettiler.