TIN VARLIK

İnsan olmak ya da olmamak bütün mesele bu, yok düzeltelim düşünen insan olmak..yani yaratılışın gayesine varabilen tın varlık olabilmek. İnsan, nisyan ve isyan ne kadar insicamli ne kadar hakikati yansıtıyor.
Önce isterseniz insandan başlayalım. Taa evvele öyle miladdan önce beş binler falan değil daha önce paskal üçgeni gibi ilk başladığımız noktaya. Masallarda başlanır ya bir varmis bir yokmus evvel zaman icinde..biz de basliyoruz evvel zaman icinde belki de zamanin olmadığı bir an içinde; yaratılmış var saysak bile henüz daha saniyelerin bizim lehimize veya aleyhimize göstermeye baslamadığı bir an içinde. Fazla kurcalamıyoruz haddi aşmak ve haddi aşanların sevilmeyeceğini bilerek hareket etmek. Çünkü o dönem tıpkı gelecek gibi gayb aleminde. Gaybın anahtarları ise Yüce Yaradanın elinde. Bana ne bildirmişse onunla kifayet edeceğim. Fazlasi ziyan. Allahu alem en iyisini Rabbim bilir ya ziyadesine gerek yok sanırım.
Bir yüce Varlik ve hic bir sey yok. Ezeli ve ebedi var olan, bir olan, kudreti sınırsız, hiç bir şeye muhtaç olmayan ve varlığı için başka bir varlığa ihtiyacı olmayan bu Yüce Varlığın bir vasfı Mabud olması. Mabud...Gül ile diken, kadın ile annelik, süt ile beyaz gibi Mabud ile abd. Oyun ve eglence değil. Öyle olsaydi kendi katından edinirdi. Oysa zaten az bir tefekkürle de bunun böyle olamayacagini anlarız. Bir zorunluk mu yoksa bir ihtiyaç mı? Bunun cevabını soruyu yönelttiğimiz şahsa göre değişeceğini önceden bildirelim. Insanin verecegi cevap ya zorunluk ya da gereklilikir, ancak Mütekebbir olan Varliga yönelttigimizde
“Ben insi ve cinni bana ibadet etsinler diye yarattim” buyurmakta oldugunu görmekteyiz. Belki de ins ve cin açısından ele alındıgında verilebilecek en güzel cevap. Mabud abd arasındaki sırlı ilişki ibadetten geçiyor. Kul olabilen bu sırrın kaşifi oluyor. Bütün düğüm kendiliğinden çözülmüş oluyor. Kulluğu inkar eden ise her defasında kendi elleriyle Mabud arasına engel koyuyor ve ardından bu düğümü çözememenin hatta daha da çözülemez hale getirmenin sancısı ile daha da çıkmaza giriyor. Böylece Yüce Varlık ile yaratılan arasındaki ilişkinin cevabını kendi çaplarında ve kendi hesaplarına göre inkara kalkışan ve inkarlarını ispat etmeye uğraşanlar elbetteki bu sırra vakıf olamayacaklardır.
Öyleyse bu kadar net ve gerçek olan bir çözüm varsa sorun nerden kaynaklanıyor? Gerçekte sorun kavramda değil bu kavramın içerisinde yer alması gereken ve bu kavrama daha güzel anlam kazandıran insanoğlunda. Zira insan, kainattaki konumunun nerede olduğunu bilemiyor. Allah, insan ve kainat ilişkilerinde insanı merkeze oturtup Tanrıyı yok sayar ve yalnızca insan ve kainattan oluşan bir sistem tasavvur ederseniz elbetteki sonuç esfele safilinde biter, belki de daha da aşağıda. Bu durum dünya merkezli bir kainat tasavvuru iddiasında bulunmaya benzer. Kulluğu kabul etmeyen kendini Tanrı konumuna koyacaktır. Böyle bir tasarım toprak olan varlık için ağır gelecektir. Hak etmediği ve de yükünü kaldıramadığı bir yere gelen yada getirilen bir varlık için bu durum Kuranın ifadesi ile zulüm olacaktır. Üstelik ikiye katlanan bir zulüm:Bir yanda kendi konumunu değiştirme diğer yanda başkasına ait olan yeri gasp etmeye çalışmak. Oysa bulunduğu konumun kendisine ne güzellikler kazandırdığını bilseydi konumunu muhafaza için çok fazlaca gayret sarf ederdi. Mabuduna kul olabilen evrendeki en önemli mevkii de elde etmiş oluyor. Onun yeri Tanrıdan sonradır. Yeryüzünde Tanrının vekili, meleklerin gıpta ve huzurunda secde ettiği, şeytanın haset ettiği bir yüce toprak varlık.
İşte böyle bir varlıktır insan lakin onunla ahenkli ve belki de ne ondan bir parça ne de ondan ayrılığı düşünülemeyen bir insicama, isyana bakalım. İsyan, karşı geliş, bilerek sonucuna katlanarak, birazda affından ümitvar olarak yapılan davranış.
Kendisine takdim edilen sesleri işitebilen kulaklar, bütün nimetlerin tadına varabilen ağızlar ve bütün kainatı idrak ve müşahade edebilen gözler ve karşılığında ne kadar az şükredici; Hatta onun ötesinde nankörlük yapan, karşı gelen, isyan eden bir varlık.
Yetmez miydi yasak meyve dışındaki diğer cennet nimetleri? Neydi daha çok isteği? Bir karşı geliş, dünyaya atılma ve kırk yıl tevbe. Şeytan gururunun, Adem ve Havva isteklerinin esiri olup isyan ettiler. Oysa ins ve cin Ona tereddütsüz itaat etmeli değil miydi? İlmen yakin aynel yakin bilinen bir Yüce Varlığa karşı geliş. Bu sebepledir ki külfetleri de ağır olmuştur. İblis doğrudan red cevabının karşılığında ebedi cehennemliklerden olarak, Adem ve Havva ise aldatılmayla karışık emre uymama neticesinde huzurdan kovulmak suretiyle bedellerini ödediler.
Şimdi sıra yeryüzünde…henüz sonun başında Adem ve Havva ne yapmalı evet yapılan iş kötü lakin bir çıkış olmalı. İsyanı kapatacak onu hepten olmasa da bir bölümünü kapatacak bir şey. Ne demeli, nasıl demeli, ne şekilde bunun yolu nasıl olmalı? Düşünür düşünen varlık ve bir örtü ister açılan kalbine ve avret mahalline. Artık eskisi gibi olmayacaktır, geri dönüş mümkün değildir. Halim, Rahim,Afuvv olan başka bütün ilimleri öğrettiği gibi şimdi de tevbe ve nedamet sözcüklerini öğretir. Kendisi de Tevvab ve Settar sıfatlarının muttasıfı olur.
Yine insanla aynı kökten nisyan da insanı tanımlamada olması gereken bir özelliktir. Zira hayatta bazen öyle şeyler yaşanır ki insan bu özelliği sebebiyle yaşama yeniden dört elle sarılır. Acıları, dertleri, sıkıntıları unuturda sever, sarılır, ümit eder. Ama hayatınızda unutulmayı asla kabul etmeyen öyle değerli şeyler vardır ki bunları hayatınızdan çıkardığınızda da kendiniz değersiz hale gelirsiniz. İnsan, nimel Mevla ve nimen-Nasır dediği, Ona dayandığı, güvendiği her zaman kendisine şah damarından daha yakın olan Varlığı unutursa bu onun için bir hüsran ve hezimet olur.
Ademoğlunun Yüce Yaradanı unutması dünyaya fazlaca meyletmesi, meşgalesi ve çalışması ona doğru ve ona dönük olmasından kaynaklanır. Hani çocuğa bir şey ısmarlanır da çocuk yolda oyun oynayanları görür de onlara katılır asıl maksadı unutur ya bunun misali gibi insanın oyun sahası biraz daha geniş biraz daha cazibeli ve Onu unutturacak pek çok oyuncakların bulunması Allah ile arasını açmaktadır. Bu durumda yine tek taraflı kayıp söz konusudur. Şüphesiz bütün varlıklara rızkı bolca dağıtan, cömert ve kerim olan Rab için ne bir eksiklik ne de herhangi bir eza olacaktır. Lakin O, kullarından en güzel ve şerefli konumunu korumalarını ister. ‘Şayet dünyadayken unutursanız ben de sizi o zor anda unutur sizi yaptıklarınızla baş başa bırakırım’ diye beyan buyuran Allah kullarını uyarır.
Ne güzel ne geniş kapılar sunar Mabud. Yeter ki abd olsun velev ki asi,günahkar,mücrim olsun gelsin ona, girsin kapısından nedamet gözyaşları ve sözleri ile. Açsın ellerini semaya ve niyaz etsin gecenin bir bölümünde ya da seher vakitlerinde. O,ona icabet eder, davetini kırmaz, duasını, tevbesini geri çevirmez. Gelsin bir karış O, bir arşın. Yürüyerek gelene koşarak gelir. Eksiği O kapatır, yanlışı O,düzeltir.