DÜŞÜNMEK VE UYUMADAN EVVEL KENDİMİZİ HESABA ÇEKMEK

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah her şeye kadirdir. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır. Onlar (mü’minler) ayakta iken, otururken, yan yatarken, Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Rabbimiz! Sen bunu boşu boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru” derler.”Rabbimiz, Sen ateşe kimi sokarsan, onu şüphesiz rezil ve rüsvay etmiş olursun, zulmedenlerin hiç yardımcıları yoktur. “Rabbimiz! Doğrusu biz ‘Rabbinize inanın’ diye inanmaya çağıran bir çağırıcıyı işittik de iman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, canımızı iyilerle beraber al. ” (Âl-i İmrân 189-194)

Niçin düşünmeliyiz? Herkesin reddetmediği gerçek şudur ki, düşünme olmadan hiç bir doğru ve doğruların doğrusu olan hidayet yolu bulunamaz. Hele de bu asırda, Teknik ve Medeniyetin baş döndürücü bir hızla geliştiği her yeni günün üzerimize demirden kıskaçlar ördüğü icatların, makinelerin ve bilgisayarların hayatımıza girdiği bu çağda kör kütük sarhoş olmuşuz. İşte insanların sosyal hayattan uzaklaştığı, makinalaştığı bu devirde, zaman hızla akmış fakat biz bu demir yığınlarının cazibesine büyüsüne kapılarak asıl varlık sebebimizi Yaratıcımızı Rabbimizi, ve bu eşsiz nizam içerisinde eşsiz bir varlık olan akıl sahibi bizlerin niçin yaratıldığını unutuvermişiz. Bir çocuk hevesiyle dünyaya tapmaya başlamış, onun yalan rüzgarına kendimizi bırakmışız. Ruhumuzdaki manevi değerler kaybolup kendimizi bu materyalist çağın girdabına kaptırıncaya kadar dalmışız. Büyülenmiş gözlerimizi onlardan bir lahza ayırarak kendi özümüze çevirememişiz. Madde perestlik bizi bunalımın eşiğine getirinceye kadar aşağıların aşağısına yuvarlandıkça yuvarlanmışız Kalbimiz paslanmış bir demire, beynimizdeki düşünce çıkar kaygısı taşıyan bir diken bahçesine dönüşmüş, bir fakiri, bir yoksulu gördüğünde sızlayan vicdanımız ise yosun bağlamış ve nihayet yalnızca kendini düşünen ruhsuz bir canavar olmuşuz.

Dünyanın aldatıcılığı içerisinde doymak nedir bilmeyen zavallı bizleri, Allah’tan gelen bir musibet veya bir hutbenin şuurumuza batırdığı iğneli bir söz veya elden ayaktan düşüp bizi pohpohlayan yaltakçıları etrafımızda göremediğimiz bir anda geçirdiğimiz büyük bir şok, beynimizde küçük bir tefekkür kıvılcımına sebep olarak bizi tefekküre sevk etmiş.

Evet dünyanın bin bir nimeti, zenginlik refah, belirli bir zamana kadar çamur bedenimizi teskin etmiş, ama artık madde ruhumuzun ihtiyacını karşılayamadığından, psikolojik rahatsızlıklar, ölümden korkma, yaşlanmaktan korkma, yalnızlıktan korkma içimize bir kurt gibi düşmüş ve bizi yavaş yavaş kemirmeye başlamış. Yalancı alemden kendimizi silkeleyerek gaflet uykusundan uyanmanın mağrurluğu ile kendimizi şöyle bir yoklamışız. Meğer biz ne yapmışız, nasıl bir ömür kredisini tüketmişiz, aman ya Rabbi, gerçek şu ki, hakiki gün için hiçbir yatırım yapmışız. Bu silkinme ve kıvılcım bazen yavaş yavaş kuvvetlenerek bir güneş aydınlığına dönüşüvermiş, bizi hidayet aydınlığına çıkarmış... Ama ya çoğu zaman, maalesef çoğu zaman böyle olmamış, işte bakın çevremize ne kadar acı ki çoğumuz söndürüvermişiz Allah’ın hidayetimiz için kalbimizde tutuşturduğu o kıvılcımları o nur şulelerini. Evet bakın köylere, kasabalara, şehirlere, ülkelere, büyük bir kısmımız Allah’ın içimize attığı hakikat kıvılcımını beynimizden söküp atmak için elimizden geleni ardımıza koymamışız. Düşünmekten korkuyoruz, düşünmekten nefretle kaçıyoruz. hakikati görmekten Allah’a varmaktan uzaklaşmak için kimliğimizi parçalamış, avunmak, oyalanmak için kör karanlığa saplanmışız. Bir yığın saçma sapan iş ve meşguliyetin arkasına saklamaya çalışarak, gerçeği haykıran düşüncelere karşı deve kuşunun kafasını kumlara gömdüğü gibi kumlara gömmüşüz Bazen istemeden kulağımıza gelen gerçeklere karşı ise, bir yığın bahane bulmuş kendimizi temize çıkaracak fetvalara yapışmışız. Çoğu zaman ezanları duymamış, namaz kılmamak için bir nice meşgale bulmuş, kalbimizin temiz olmadığını bile bile herkesi kandıracağımızı zannetmişiz, iş ciddiye binince dini gırgıra alarak dalgaya vurmuşuz ama düşünmeye ve kendimizi hesaba çekmeye yaklaşmamışız. Gerçeği söyleyen her şeye farkına varmadan düşman kesilmiş, dini yayınları duymamak için kanal atlamış, radyo frekansı geçmiş nerede eğlence kafa sulandıran bataklık varsa oraya dalarak beynimizi kemiren hakikat ışığını bu pis sularda boğmaya çalışmışız. Böylece varlık sebebimizi hatırlamamaya çalışarak kendimizi ve bizi uyaranları aldatmak için çırpınmış durmuşuz. İnkar edilemeyen ölüm gelip kapımızı çalıncaya kadar içimizdeki hakikat fırtınasından kaçmışız. kaçmışız. Nihayet Allah bizi perçemimizden yakalayarak dört elle sarıldığımız dünyadan çekmiş almış.

O halde Azrail pençesini bize atmadan derhal düşünmeli tefekkür etmeliyiz, yarın baş başa kaldığımızda Yaratanımıza hangi yüzle bakacağız. Ölmeye yok olmayı dileyeceğimiz o utancın bizi yeyip bitireceği gün gelmeden düşünmeliyiz.

Binlerce renkli bitkilere bakarak düşünmeye başlamalıyız. Daha önce bir yerlerden duymuş olduğum şeyleri sizlere aktarmak istiyorum. Aynı toprakla beslenen aynı suyu içen ve aynı güneşle güneşlenen milyarlarca farklı bitki, Kimi vitamin, yağ, zehir, odun, lastik, uyutucu madde, kağıt, meyve ve şeker verir, derde deva, yaralara merhem olur, bizi besler doyurur, gönlümüzü surura kavuşturur. Ne ilginçtir ki, hanımelinin yaprağında peklik veren içinde ise müskil etkisi yapan maddeler vardır. Zehir ve panzehiri bünyesinde toplamıştır adeta. Baldıran çok zehirlidir, pis kokar, hayvanları ve insanları uyarır onu yemesinler diye...Zakkum güzel ağaçtır dışı güzel içi zehirdir. Hikmettir bu, “her güzele aldanma dercesine” Ay çiçeği gün boyu güneşe döner, “güne bakan”, “güne aşık” da denir ona. Nursuz yaşayamaz.
Salkım söğüte gelince, zariftir dalları, bükülür yerlere kadar sarkar, selam verir gibi kime derseniz? Cevabı da kendisi gibi zarif olmalı...
Titrek kavak boylu bir ağaçtır, en hafif esinti de bile yaprakları titrer. Sakin zannedilen havada bile insana bir şeyler fısıldar.
Ökse otu ise ağaca asalaktır, her mevsim yeşil bir bitkidir. Kışın yapraksız ağaca besininden besin verir. Bahar ve yaz dönemlerinde ağaca verdiği besini fazlasıyla alır. Dost görünen düşman gibi bir şey...
Bir de mum çiçeği vardır. Yaşlandıkça çiçek açar, ilimi ve olgunluğu hatırlatırcasına... Hepsinde aynı hikmet aynı güzellik bulunur. Buna sadece bana bakma, anla beni içimdeki sırrı anla dercesine...
Küstüm çiçeği, dokunan rüzgara elleyen insana küser, büker boynunu. Manolyayı doya doya koklayamazsınız. Değemezsiniz küstüm çiçeğine, kapanır hemen yalvarır adeta, beni uzaktan sev diye Güle gelince, “güzel sese ve okşanmayı sever” dirilir açar bütün görkemiyle; üzülürsün o da üzülür, solar, gider dünyadan gül ömür gibi kısa. Ama kabirde yedi verir”Benim öyle bir yaratanım var ki, ibret için öldürür sonra tekrar tekrar diriltir dercesine..”Gülün yaprağında, goncasında, dalında koku yoktur. Ancak rengini alınca bir el ona kokusunu verir Yaysın diye etrafa. Koku gülden ayrılır insana arıya hizmet için, yürekte ferahlık bırakması için. Yürek ferahlık demektir. Kıldan ince kılıçtan keskin. Ama insanı insan yapan odur. Gül bahçenin Nilüfer suyun incisidir. Beni gör anla sev gibi bir manadır bu
İki ayrı renkte sardunyyayı aynı yere ekerseniz, birbirinin rengini alırlar. Göze sürme, ele kına olur bitki, “gören göz, veren el en güzeldir” dercesine.
Ya Rabbi çiçekte, bulutta, arıda, toprakta, güneşte ve yıldızlarda dahası kendi yaratılışının mebdei olan bir damla suda Seni bulamayan göremeyen ne zalim kimsedir.


velhasılı
“Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çektiniz”
“Sabah akşam, gönlünde gizli ve açık, bağırmadan Rabbbini an, gafillerden olma, Rabbinin katında olan (melekler ve diğer varlıklar) ona ibadet etmekten asla usanmaz ve sıkılmazlar ve O’na secde ederler.”
“Dikkat ediniz, kalpler ancak Allah’ı anmak ile tatmin olur. (huzur bulur)

Zikretmek kulluk borcudur. Zikir yaparken kalp huzuru ile yapmak gerekir.