-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 -Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
ALTIN HALKA - 15 - 1
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Evliyânın büyüklerindendir. Müslümânların gözbebeğidir. Seyyiddir.Buhârâda (Kasr-ı ârifân) şehrinde 718 [m. 1318] de tevellüd ve 791 [m. 1389] de orada vefât etdi. İki def’a hacca gitdi. Çok evliyâ yetişdirdi. (Evrâd), (Tuhfe) ve (Hediyye) kitâbları çok kıymetlidir. Hâl tercemesi ve kerâmetleri, fârisî (Enîs-üt-tâlibîn) de uzun yazılıdır. Bu kitâb, Fâtihde, Hakîkat Kitâbevi tarafından m.1993 de, ofset ile basdırılmışdır. İzzî Süleymân efendi türkçeye terceme ve tab’ edilmiş ve 1168 [m. 1851] de vefât etmişdir. Murâd-i Münzâvî kabristânındadır. (Mekâtîb-i şerîfe)nin seksenyedinci mektûbunda da, uzun yazılıdır. Muhammed Huccetullah Nakşibend-i sânî, Muhammed Ma’sûm hazretlerinin oğlu olup, 1115 [m. 1703] de vefât etdi. Serhenddedir.
İnsanları Hakka dâvet eden, doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisidir. Muhammed Bâbâ Semmâsî ile Emîr Külâl'in "rahmetullahi aleyhim ecmain" talebesidir. İsmi, Muhammed bin Muhammed'dir. Behâeddîn ve Şâh-ı Nakşibend gibi lakabları vardır. Allahü teâlânın sevgisini kalplere nakşettiği için, "Nakşibend" denilmiştir.
İslâm âlimlerinin en meşhûrlarından olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulaşmıştır. Zamânında ve kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pek çok insan, hidâyete, doğru yola kavuşmuştur.
Dahâ üç günlük çocuk iken, zamânının en büyük Evliyâ ve mürşid-i kâmili olan Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin "kuddise sirruh" müjdesine, himmetine ve feyzine kavuştu. Henüz dahâ küçük yaşta iken, Evliyâlığa ait yüksek nûrlar ve eserler temiz alnında açıkça görünür, hidâyet ve irşat nişânları yüksek simâsından belli olurdu.
Annesi şöyle anlatmıştır: Oğlum Behâeddîn dört yaşında iken, evimizde yavrulayacak bir inek vardı. Behâeddîn, ineği göstererek, öyle anlıyorum ki, bu inek beyâz başlı bir buzağı doğuracaktır, dedi. Birkaç ay sonra inek, dediği gibi bir buzağı doğurdu.
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin "kuddise sirruh" ilk hocası, dahâ doğar doğmaz kendisini manevî evlatlığa kabûl eden ve hakkında çok müjdeler veren Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretleridir. Önce ondan istifâde etti. Sonra bu hocası, onun yetiştirilmesini en meşhûr talebesi seyyid Emîr Gilâle "kuddise sirruh" havâle etti.
-devamı var-
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi
www.huzurpinari.com
Konu dutkmd tarafından (07-04-2009 Saat 11:30 ) değiştirilmiştir.
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 2
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri

Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh" şöyle anlatmıştır:
Bir yerde iki kişinin konuşup, sohbet ettiğini görsem, gider onlara katılırdım. Onları dinlerdim. Eğer Allahü teâlâ’dan, Resûlullah’dan, Kur’ân-ı kerîm’den konuşup, hayr olan işlerden bahsederlerse, memnûn olur, ferahlık duyardım. Boş şeyler konuşanlardan ise, keder ve üzüntü duyarak uzaklaşırdım.
Hak yolda ilerleyip, günâhları terk etmeğe ve olgunlaşmağa çalıştığım günlerde, bir gün yolum bir kumarhâneye uğradı. İnsanların kumar oynadıklarını gördüm. Bunlardan iki kişi kumara öylesine dalmışlardı ki, hiçbir şeyin farkında değildiler. Böylece bir müddet devâm ettiler. Nihâyet birisi kaybettikçe kaybetti. Neyi varsa ortaya koydu, onları da kaybetti. Dünyâlık neyi varsa hepsi bitti. Buna rağmen, kumar oynadığı kimseye şöyle diyordu: “Bu kadar kaybıma rağmen, bu oyunda başımı dahî versem oyundan vazgeçmem.” Kumarbazın, kumar oynayıp bu kadar zarar ve ziyân görmesine rağmen, o oyuna olan hırsı bana ibret oldu. Hak yolunda yürüyüp, dahâ da olgunlaşabilmek için, bende öyle bir gayret hâsıl oldu ki, o günden itibâren Hak yolunda talebim her gün biraz dahâ arttı.”
Âileme ve çocuklarıma karşı kalbimde sevgi ve muhabbetim çok fazla idi. Bir gün evimde otururken, âileme ve çocuklarıma pek fazla iltifât ve muhabbet gösterdim. Bu sırada âniden kulağıma gizli bir ses geldi. “Her şeyi bırakıp, Allaha dönme zamânı dahâ gelmedi mi?” denildi. Bu sesi duyunca, hâlim değişiverdi. Oturduğum yerde duramaz oldum. Hemen yakındaki nehre gidip, elbisemi yıkadım ve gusl ettim. Sonra iki rek’at namâz kıldım. Bir dahâ günâh işlememek üzere tam bir tövbe yaptım. Her şeyden el çekip, Allahü teâlâ’ya döndüm. Nice seneler kıldığım o iki rekât namâzın arzûsundayım. Bu yola girdikten sonra, Zeyvertûn köyünde oturdum. Beş vakit namâzımı bu köyün Câmii’nde kılıyordum. Bir gün nasıl olduysa, bir vakit namâzı cemâat ile kılmayı kaçırmışım. Câmi’in, âlim ve takvâ sahibi bir imâmı vardı. Bana; “Ben seni, ibâdet meydânının safını dolduran erlerinden zan ederdim. Meğer sen, saf dolduran er değil, saf kıran imişsin,” dedi. Buna karşılık imâma; “Zât-ı âliniz, hakkımda böyle düşünüyorsunuz. Fakat ben yaldızlı ve parlak bir tuncum,” dedim. Böyle deyince, imâm efendi şu beyti okuyarak cevap verdi:
Kalbinin yönünü aşk pazarına çevir,
Demirin hâlis olması ateş iledir.
Bu söz kalbime ziyâdesiyle tesîr etti ve içime öyle bir dert saldı, beni öyle bir aşka düşürdü ki, bu aşk ile karârsız kaldım. Bundan sonra Allahü teâlâ bana lütuf ve kereminden kapılar açtı. Önceki dostlarımdan birkaçı, bir gece yoluma çıktılar. Bana her biri bir şeyler söyledi. Böylece benim kendilerine uymam için çok uğraştılar. Onlara tâbi’ olmak isterken, Allahü teâlâ’nın inâyeti ile bir âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, Allahü teâlâ’nın açtığı kapıyı kapatmaya ve kapamış olduğu kapıyı açmaya kimsenin gücü yetmez, dedim. Bu söz, eski dostlarıma çok tesîr etti. Onlar da benim bulunduğum yola girdiler. Benim bütün gayretim, Allahü teâlâ’dan başka her şeyi bırakıp, Allahü teâlâ’nın rızâsına kavuşmak idi. Allahü teâlâ’ya sonsuz hamd-ü senâlar olsun ki, bana inâyet-i Rabbânî, Allahü teâlâ’nın yardımı erişti ve maksadıma kavuşturdu.
-devamı var-
Konu dutkmd tarafından (08-04-2009 Saat 11:18 ) değiştirilmiştir.
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Super Moderator
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 3
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh" şöyle anlatmıştır:
Çocukluktan bulûğ çağına kadar, büyük hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin "kuddise sirruh" sohbetinde bulundum. On sekiz yaşına girdiğim sırada, dedem beni evlendirmek istedi. Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî’yi "kuddise sirruh" düğünüme davet etmek için beni Semmâsa gönderdi. Semmâsa varıp, hocamı görmekle şereflendim ve elini öptüm. Sohbetinin bereketinden bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, devâmlı hocamın sohbetine can atıyordum. O gece kalbimdeki bu arzû ve istek ile gece yarısından sonra, kalkıp abdest aldım ve hocamın mescidine gidip, iki rek’at namâz kıldım. Başımı secdeye koyup, çok duâ ettim. Dilimden şu duâ çıktı: “Allah’ım, bana belâ yükünü çekmeye kuvvet ver. Mihnet ve muhabbetini çekmeye tâkat, güç ver.” Sabâh olunca hocamın huzûruna vardım. Bana bakıp, gece olup bitenleri söyledikten sonra; “Evladım, duâda; “Yâ Rabbî, râzı olduğun şeyi bu za’îf ve güçsüz kuluna, fadlın ve kereminle ihsân et,” demelidir. Çünkü, Allahü teâlâ’nın rızâsını kazanan kimseye belâ gelmez. Eğer Allahü teâlâ, hikmet-i ezelîsiyle sevdiği bir kuluna belâ gönderirse, kendi inâyetiyle o kuluna kuvvet ve tahammül ihsân eder ve o belâya tutulmasının hikmetini bildirir. Belâ istemekte güçlük vardır,” buyurdu.
Dahâ sonra sofra kurulup, yemek yenildi. Hocam, sofrada bir somun ekmeği alıp bana verdi. Ekmeği çekinerek aldım. Bu çekingenliğimi görüp; “Ekmeği almaktan çekiniyorsun. Fakat bu ekmek, yolda lâzım olacaktır” buyurdu. Nihâyet davetimiz üzerine talebeleriyle birlikte köyümüz Kasır-ı Ârifâna gitmek üzere yola çıktık. Ben, hocamın bindiği hayvanın üzengileri yanında yürüyordum. Rûhum zevkle dolmuş olduğundan, kalbimde hiçbir dünyâ düşüncesi yoktu. Aşk ve şevkle dolu olan kalbim heyecanla çarpıyordu. Allahü teâlâ’nın sevgisinden başka her şey kalbimden çıkmıştı. Bu sırada kalbim dünyâya meyledecek olsa, hocam hemen; “Kalbini ayrılıktan koru,” buyururdu. Hocamın bu kerâmetini ve keşfini gördükçe, muhabbetim kat kat artıyordu. Yolumuz bir köye uğradı. O köyde hocamın dostlarından biri bizi karşılayıp, evine davet etti. Hocam da bu daveti kabûl edip, o zâtın evine indi. Ev sahibinin, mahcûbiyetinden ızdırap içinde yüzü kızardı. Bu hâlini gören hocam, o kişiye; “Senin ızdırabının sebebi nedir?” dedi. O da; “Efendim, size yemek ikrâm etmek istiyorum, Fakat sütten başka bir şeyim yoktur,” dedi. Bunun üzerine hocam bana; “Behâeddîn, sana verdiğim ekmeğe ihtiyâç hâsıl oldu. O ekmeği ver,” dedi. Ekmeği çıkarıp verdim. Ev sahibi de sütü getirip sofraya koydu. Ekmeği süte batırarak yedik ve hepimiz doyduk. Bu kerâmeti karşısında hocamıza hayrânlığımız arttı. Sonra kalkıp, yolumuza devâm ettik.”
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 4
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh" şöyle anlatmıştır:
Bir gece rüyamda, Türk âlimlerinden Hakîm Atâ, beni yetiştirmesi için talebelerinden birine havâle etti. Sâliha bir ninem var idi. Rüyamı ona anlattım. “Oğlum, senin Türk âlimlerinden nasibin vardır,” dedi. Bunun üzerine rüyada gördüğüm o dervîşin sîmâsını hâtırımda tuttum ve karşılaşacağım günü bekledim. Bir gün Buhârâ pazarında, Hakîm Atânın rüyamda beni yetiştirmesi için kendisine havâle ettiği zât ile karşılaştım. İsmi Halîl Atâ idi. Ben onu derhâl hâtırlayıp, tanıdım. Fakat bir dürlü yanına yaklaşıp sohbet edemedim. Bundan dolayı üzgün bir hâlde eve döndüm. Akşâm bir kimse evime gelip, Halîl Atâ seni çağırıyor, dedi. Bu habere çok sevindim ve bir miktâr hediye bulup, hemen huzûruna gittim. Sohbetiyle şereflendim. Bana çok iltifât etti. Rüyayı anlatmak isteyince; “Senin hâtırında olanı biz biliyoruz, anlatmana gerek yok,” buyurdu. Bundan sonra uzun zamân sohbetine devâm ettim. Çok feyiz alıp, istifâde ettim. Bir müddet sonra Mâverâünnehr sultânının vefât etmesi üzerine, oranın halkı, Halîl Atâyı sultânlık yapması için, Buhârâdan Mâverâünnehre davet ettiler. Daveti kabûl edince, ben de birlikte gittim. O tahta oturdu. Ben de hizmetine devâm ettim. Kendisinde çok kerâmetler görülüyordu. Bana şefkat ve muhabbet gösterip, yetiştirdi. Böylece orada altı sene süren sultânlığı sırasında da hizmetinde bulundum. Kendisine o kadar yakın oldum ki, her sırrına vâkıf, işlerinde idâreci oldum. Görünüşte diğer hizmetçiler gibi çalışırdım. Hâlimi bildirmezdim. Altı sene sonra bu büyük âlim tahttan indi. Sultânlığı sona erdi. Bundan sonra Zeyvertûn köyüne yerleştim.
Talebeliğimin ilk günlerinde, büyük hocam Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin "kuddise sirruh" emir ettiği şeylerin hepsini yerine getirdim. Bunların fâidelerini ve tesîrlerini kendimde gördüm. Hocam bana, Resûlullah efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâm’ın yolunda bulunmamı söylemişti. Ben bu vasiyeti tuttum. Bu hususta son derece dikkat ve gayret gösterdim. Âlimlerin meclisine devâm edip, nasîhatlerini dinledim. Âlimlerin eserlerini okuyup, bildirilenlere göre amel ettim. Allahü teâlâ’nın ihsânıyla bunların fâidesini gördüm.
Gençliğimde Allahü teâlâ’ya yalvarıp; “Yâ Rabbî! Bana yardımını ihsân et. Bu yolun ağırlığını çekmeye kuvvet ver. Bu yolda ne kadar riyâzet [nefsin isteklerini yapmamak] ve mücâhede [nefsin istemediğini yapmak] varsa yapayım,” diye duâ ettim. Allahü teâlâ duâmı kabûl buyurup, bana öyle bir kuvvet ve kudret ihsân etti ki, bu yolun ne kadar zahmet ve meşakkati varsa hepsine katlandım. Ne yapmak lâzımsa, Allahü teâlâya hamd olsun yaptım. Şimdi ihtiyâr hâlimde, riyazetten ve nefsimle mücâdeleden kurtulmuş bulunuyorum. Evliyâ-i kirâmın rûhlarına teveccüh ediyor, hepsinin rûhâniyyetlerinin eserini görüyordum.
-devamı var-
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi
www.huzurpinari.com
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
Allahü teâlâ’nın açtığı kapıyı kapatmaya ve kapamış olduğu kapıyı açmaya kimsenin gücü yetmez, dedim
"dutkmd^" kardşim sizi tebrik ediyorum.
Maşallah imanınıza. Ne güzel konuları getiriyorsunuz.
Allah c.c. razı olsun.
Bunlardan dayanamayın başka kardeş sitelede mü'min kardeşlerime
aktardığım oluyor. Bağışlayın.
Rabbim sevamına nail eylesin.
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 5
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh" öyle bir yıldız olarak yetiştirildi ki, irşat semâsı onunla süslendi. O, ucu bucağı olmayan bir ilim ve irfan denizi idi. Her nerede cehâlet zulmeti varsa, onu üstün nûrları ile örttü, kapattı. Kimin gönlüne bir şüphe düştüyse, özündeki çürütülmez belgelerle onu giderdi. İnsanlara üstün şânını anlatan nice işâretler gösterdi. Ölü kalpleri diriltti. Rûhlara kuvvet verip, canlandırdı. Pek çok kerâmetlerin sahibi oldu. İnsanları irşat etmeye, doğru yolu göstermeye başladığının haberi, bütün fezâyı doldurdu. Doğunun ve batının kalbi onunla sevince boğuldu. Kisrâlar ve sultânlar onun karşısında edeple durdu, ona merhabâya geldi. Çöldeki vahşi hayvanlar bile yardım istemeye geldi.
Bir defasında Nesefde büyük bir kuraklık oldu. Sıcaktan toprak çatlayıp, mahsûller kurumaya başladı. Halk, günlerce yağmur bekledi. Fakat bir damla bile su düşmedi. Nesef halkı, Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin "kuddise sirruh" duâsını almak için, aralarından birini huzûruna gönderdiler. O da gelip durumu arz etti. Nesef ahâlisi kuraklıktan dolayı mahzûn ve kederlidir, dedi. Bunun üzerine, Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri buyurdu ki: “Üzülmesinler, Allahü teâlâ onlara yağmur gönderecek.” Aradan kısa bir zamân geçti, Nesefe yağmur yağmaya başladı. Bir gün ve bir gece devâm etti. Kuraklık kalkıp, bolluk oldu.
Bir talebesi şöyle anlatmıştır: Ben küçük yaşta Cenânyan denilen yerden Buhârâya geldim. Âlimlerin derslerine devâm ettim. Sonra kalbime Kâ’beyi ziyâret etmek arzûsu düştü. Mekke’ye gidip, Kâ’beyi ziyâret etmek şerefine kavuştum. Buhârâya döndüm. Fakat nefsim çok azgındı. Hattâ eşkıyâlık yapacak kadar kötü bir hâlde idi. Ben bu hâlde iken, bir çekilme hâli hâsıl oldu. Bu hâl, beni ister istemez, Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin huzûruna sürükledi. Huzûruna varınca, beni yanına yaklaştırdı. Sonra enseme öyle bir vurdu ki, yediğim sillenin tesîrinden neye uğradığımı bilemedim. İstemeyerek bağırdım. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh" bu hâlime öfkelenip; “Sus!” dedi. Sonra da; “Eğer sabredip o nârayı atmasaydın, bir sohbetle işin tamâm olurdu,” buyurdu.
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 6
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Talebelerinden Emîr Hüseyin de şöyle anlatmıştır:“Benim evim Kasır-ı Ârifânda idi. Yirmi yaşına kadar çiftçilik ile uğraştım. Namâzdan ve niyâzdan uzak idim. Yiyip içip yatmaktan başka işim yoktu. Tam gençlik cehâleti içinde idim. Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh" câmi’e giderken, gelip geçtikçe, beni görüp tebessüm ederdi. Nihâyet bir gece rüyamda Behâeddîn-i Buhârî hazretlerini gördüm. Mübârek elinde bir ayna vardı. Aynayı bana verdi. Aynaya baktım, kendimi gördüm. Uyanınca, beni bambaşka hâller kaplamıştı. Âniden Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri evime geldi. Bana dedi ki; “Aynayı sana kim verdi?” “Siz verdiniz efendim,” dedim. “Niçin namâz kılıp, Kur’ân-ı kerîm okumazsın?” buyurdu. “Kur’ân-ı kerîm okumayı bilmiyorum,” dedim. “Ben sana namâzı ve Kur’ân-ı kerîmi öğretirim,” buyurdu. Bundan sonra beni yetiştirip, terbiye etti. Pek çok ihsâna ve nimete kavuşmama sebep oldu.”
Nakl edilir ki, Şeyh Şâdî adında bir zât, Kasır-ı Ârifâna gelip, Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin "kuddise sirruh" huzûruna girerek, ziyâretlerine gelmekte kusûr ettiğini söyleyip, afv etmelerini istedi. Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ona şaka yaparak; “Bedâva özür kabûl edilmez,” buyurdu. Gelen zât; “Bir öküzüm vardır, onu size vereyim,” dedi. “Onu kabûl etmeyiz, köyünde uzun zamândan beri biriktirip, duvar arasında bir kap içinde gizlediğin kırk altının var, onları getirirsen kabûl edilir,” buyurdu. Şeyh Şâdî; “Sakladığım altınları başka kimse bilmiyordu. Nasıl bildiler?” diye hayretler içinde kaldı. Sonra köyüne gidip altınlarını getirdi. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin önüne koydu. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri altınları sayıp, içinden bir dânesini ayırdı. Diğerlerini o zâtâ geri verdi. “Bunlarla öküz satın alıp çiftçilik yap. Kaldırdığın mahsûlü Allahü teâlâ’nın kullarına dağıt,” buyurdu. Sonra ayırdığı bir altını göstererek; “Bu altın harâmdır,” buyurdu. Dahâ sonra o zâta; “Hâce hazretlerinin ayırdığı o bir altını nereden almıştın?” dediler. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerini tanımadan ve ona talebe olmadan önce bir kumarda kazanmıştım, dedi.
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh", talebelerinden birini, bir iş için bir yere göndermişti. Talebesi işi görüp dönerken, yolda havanın çok sıcak olması sebebiyle, dinlenmek için bir ağacın gölgesine oturdu. Dinlenirken uykusu gelip, uyuya kaldı. Rüyasında hocası Behâeddîn-i Buhârî’yi "kuddise sirruh" gördü. Elinde bir asâ ile yanına yaklaşıp; “Uyan, kalk burası uyunacak yer değildir,” dedi. Bunun üzerine hemen uyanıp, gözlerini açtı ve ayağa kalktı. Birden, iki kurdun kendisine doğru yaklaştığını ve hücûm etmek üzere olduklarını gördü. Hemen oradan uzaklaşıp, yoluna devâm etti. Kasır-ı Ârifâna varınca, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin yola çıkmış, kendisini karşılamakta olduğunu gördü. Yanına yaklaşınca; “Hiç öyle korkulu ve tehlikeli yerlerde istirâhat edilir mi?” buyurdu.
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 7
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh" bir gün bir beldeye gidiyorlar idi. Yolları bir akarsuya rastladı. Yanında bulunan talebelerinden Emîr Hüseyine; “Kendini bu suya at,” buyurdu. Dahâ böyle der demez, Emîr Hüseyin hiç tereddüt etmeden, kendini akan suya attı ve suyun içinde kayboldu. Aradan bir müddet geçti. “Ey Emîr Hüseyin, çık gel!” buyurdu. Emîr Hüseyin derhâl sudan dışarı çıktı. Elbisesinde en ufak bir ıslaklık yoktu. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ona; “Ey Emîr Hüseyin, kendini suya atınca ne gördün?” diye sordu. Emîr Hüseyin dedi ki: “Emriniz üzerine kendimi size fedâ ederek suya atınca, bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, kendimi birden bire gâyet güzel döşenmiş bir odada buldum. Bu odanın hiç kapısı yoktu. Kapı aradım, orada zâtı âlinizi gördüm. Bana bir kapı gösterdiniz. İşte bu kapıdan çık buyurdunuz. Eliniz ile kapıyı açtınız, ben de kapıdan çıktım. İşte huzûrunuza geldim,” dedi.
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerine "kuddise sirruh" hediye olarak bir miktâr balık getirilmişti. Balığın getirildiği sırada, o mecliste hâzır bulunan talebeleri ile berâber balığı yemek arzû ettiler. Balıklar hâzırlanıp, sofra kuruldu. Talebeler, Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî "kuddise sirruh" ile birlikte sofraya oturdular. İçlerinden biri, sofraya oturmadı. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ona; “Niçin sofraya oturmuyorsun?” dedi. O da oruçluyum diyerek, nâfile oruç tuttuğunu bildirdi. Ona; “Gel bize uy!” dedi. Fakat gelmedi. Tekrâr; “Gel bize uy! Ramazân günlerinden bir günde tutulan oruç sevabı kadar sevâp kazanırsın,” buyurdu. Fakat o kimse söz tutmayıp, inâdında ısrâr etti. Bunun üzerine talebelerine; “Bu adam, Allahü teâlâ'dan uzaktır. Siz onu terk ediniz,” buyurdu. O oruçlu kimse, son derece zahit bir kimse idi. Fakat, Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin sözüne itirâz edip, muhâlefet göstermesi sebebiyle, zahitliğini kaybetti. İbâdetlerini terk etmeğe başladı. Tamâmen dünyâya yönelip, felâkete düştü.
Hâce Behâeddîn-i Buhârîye "kuddise sirruh", talebelerinden biri bir miktâr elma hediye getirdi. O elmaları hâzır bulunanlara bölüştürdü ve buyurdu ki: “Bir sâat müddetle kimse elmalardan yemesin. Çünkü bu elmalar, şimdi tespih ediyorlar.” Hâce hazretlerinin mübârek ağzından bu söz çıkar çıkmaz, elmalardan tespih sesleri gelmeye başladı.
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 8
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri

Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh", Buhârânın bir köyüne gitmişti. Şeyh Hüsrev adında bir zâtın evinde misâfir oldu. O akşâm Şeyh Hüsrev, o köyde bulunan bütün âlimleri ve ileri gelenleri evine davet etti. Hep birlikte yemek yediler. Yemekten sonra Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, ev sahibi Şeyh Hüsreve; “Git kapıya bak kim var?” buyurdu. Gidip baktı ki, köy halkından Yûsüf adında biri, bir kap içinde armut getirmiş, kapıda bekliyordu. İçeri girmesine müsâade edildi. O da içeri girip, elindeki armut dolu kabı Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin "kuddise sirruh" önüne koydu. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri; “Bu armutları nereden aldın?” dedi. O da aldığı yeri söyledi. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri bir müddet susup, sonra ev sahibine; “Bu armutları büyük bir kaba boşalt gel,” dedi. Ev sahibi armutları büyük bir kaba boşaltıp ortaya koydu. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, armutlardan birini alıp getiren kimseye verdi. Sonra diğer armutların orada bulunanlara dağıtılmasını emir etti. Dağıtıldıktan sonra; “Hiç kimse kendine verilen armudu yemesin, beklesin,” buyurdu. Sonra armutları getiren Yûsüf adlı köylüye dönüp; “Armutları getirmekteki maksadın nedir bilir misin?” dedi. Getiren kimse; “Efendim, bana köyümüze keşf ve kerâmet sahibi bir zât geldi dediler. Ben de sizi görmekle şereflenmek için, bu armutları satın alıp, size hediye getirdim. Fakat küstahlık edip, armutların içinden birine bir işâret koydum ve en alta yerleştirdim. Eğer o zât Evliyâ ise, bu armudu bulup bana verir diye düşündüm,” dedi. “Öyleyse elindeki armuda bak, o işâret koyduğun armut mu?” buyurdu. “Evet efendim. O armuttur,” dedi. Bundan sonra Behâeddîn-i Buhârî hazretleri buyurdu ki: “Allahü teâlâ’nın Evliyâ bir kulunu, bir kimsenin denemesi uygun değildir. Fakat işâretlediğin armudu bulup sana vermeseydik, sen bizden uzak kalır ve çok zarar görürdün. Resûlullah efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdiği yolda bulunan kimseyi imtihâna hâcet yoktur.” Armutları getiren kimse, yaptığı işten çok pişmân olup, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinden afv ve özr diledi.
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh", Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” sünnetine tam uyar, Onun yaptığı şeyleri yapmağa çok gayret ederdi. Bir defasında Peygamber efendimiz Eshâbı ile ekmek pişirirlerken, Sahâbîlerden her biri bir parça hamuru alıp tandıra koymuştu. Peygamber efendimiz de mübârek eline bir parça hamur alıp tandıra koydular. Bir müddet sonra baktılar ki, Eshâb-ı kirâm’ın koyduğu hamurlar pişmiş, Fakat Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” koyduğu hamur pişmemiş, olduğu gibi duruyordu. Ateş, Peygamber efendimizin mübârek elinin dokunduğu hamura tesîr etmemişti. Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, Resûlullaha "aleyhissalâtü vesselâm" uymak için, talebeleriyle aynı şekilde ekmek pişirdiler. Tandıra talebelerinin koyduğu hamurlar pişti. Fakat Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin koyduğu hamur aynen kaldı. Onun da mübârek elinin dokunduğu hamura ateş tesîr etmedi. Resûlullah efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” uymaktaki derecesi bu kadar çok idi.
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
Tags for this Thread
Yetkileriniz
- You may not post new threads
- You may not post replies
- You may not post attachments
- You may not edit your posts
Forum Rules