-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 9
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri

Büyük âlimlerden birisi anlatır: Gençlik zamânında, Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerini "kuddise sirruh" çok severdim. Himmetleri ile bende şaşılacak hâller meydâna geldi. Bana dâimâ; “Beni hâtırından çıkarma!” derdi. Ben de dâimâ onları düşünür, hâtırlardım. Bu hâl üzere iken babam hacca gitti. Beni de berâberinde götürdü. Giderken Hirat şehrine uğradık. Hirat şehrini seyrederken, Hâce hazretlerini unuttum. Bağlılık hâtırımdan çıktı. O anda bendeki hâller gitti. Sonra İsfehâna gittim. Orada bir büyük âlim var idi. Bütün İsfehânlılar ondan himmet ve duâ isterlerdi. O zâtdan çok kerâmetler meydâna gelmişti. Babam beni alıp, o zâtın huzûruna getirdi. Benim için ondan himmet istedi. Fakat ben, Hâce hazretlerinden çok korktuğumdan, o zâtın huzûrundan dışarı çıktım. Sonra Mekke-i mükeremeye vardık. Beytullahı ziyâret ettik. Dönüşte, Hâce hazretlerinin ziyâreti ile şereflendiğim zamân, onu unuttuğum için çok çekiniyordum. Korktuğumu anlayıp; “Korkma, biz kusûru afv ederiz. Sen benim oğlumsun. Benim oğullarıma kimsenin tasarruf etmeye haddi yoktur,” buyurup, latîfe yollu; “Hirata gidince niçin beni unuttun?” buyurup, “Unutmak katiyen dostluğa sığmaz,” mısrâını okudular.”
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî "kuddise sirruh", Tûs şehrine gidip, birkaç gün kaldı. Bir gün talebe ve ahbâbıyla Şeyh Mâşuk-ı Tûsînin kabrini ziyârete gittiler. Mezârın yanına gelince: “Esselâmü aleyke, yâ Mâşuk-ı Tûsî, nasılsın, iyimisin?” buyurdu. Kabrden; “Ve aleykesselâm. İyiyim, çok râhatım,” diye bir ses geldi. Yanındakilerin hepsi, bu cevabı duydular. Orada bulunanlardan biri, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin büyüklüğüne inanmazdı. Bu kerâmeti görünce, tövbe etti. Bundan sonra talebelerinden ve sevdiklerinden oldu.
Talebesinden biri şöyle anlatmıştır: Kasır-ı Ârifânda bir bostân ektim. Sulama vakti geldi. Fakat sular kesildiğinden, bostânı sulayamadım. Hâce hazretleri o günlerde bostânıma geldi ve buyurdu ki: “Bostânın sulama zamânı geldi.” Ben de; “Sulama vakti geldi ama, sular kesildi,” dedim. Hâce hazretleri buyurdu ki: “Yer ve gökleri yaratan, sana su vermeğe kâdirdir. Sen su yollarını aç.” Acele ile su yollarını açtım. O gece sabâh oluncaya kadar suyu bekledim. Sabâh vaktinde su geldi. Bostânı suladım. Hattâ bir miktâr soğan ve sarımsak var idi. Onları da suladım. Sonra su kesildi. Dağlara yağmur mu yağdı diye düşündüm. Gittim, ırmak tarafına su akıyor mu diye baktım. Asla sudan bir iz göremedim. Acabâ bu su nereden geldi, diye şaştım kaldım. Sonra Hâce hazretlerinin ziyâretine gittim. “Bostânı suladın mı?” buyurdu. “Evet, suladım,” dedim. “Su kesildikten sonra ne yaptın?” buyurdu. “Irmağa gittim ve hiç su görmedim. Şaştım kaldım. Suyun nereden geldiğini anlayamadım,” dedim. Hâce hazretleri; “Bunu sen gördün, kimseye söyleme,” buyurdu.
-devamı var-
Konu dutkmd tarafından (15-04-2009 Saat 12:47 ) değiştirilmiştir.
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 10
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Talebesinden biri şöyle anlatmıştır: Hâce hazretleri bir gün bu fakîrin hânesini şereflendirdi. Çok sevindim. Pazardan bir çuval un aldım, geldim. Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh" unu görünce; “Bu unu, çoluk çocuğun ile pişirip yiyin ve bununla alâkalı sırrı kimseye söylemeyin,” buyurdu. Hâce hazretleri o zamân evimde iki ay misâfir oldu. Talebelerinden bir kısmı da onun yanında idi. Çoluk çocuk ve diğer ahbaplarım, hepimiz, hattâ Hâce hazretleri gittikten sonra, o undan çok zamân yedik. Un hâlâ ilk aldığımız gibi duruyordu. Asla eksilmedi. Sonra Hâce hazretlerinin mübârek sözünü unutup, o sırrı çoluk çocuğuma anlattım. Bunun üzerine o undan bereket kesilip, un tükendi.
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh", bir gün İshak isminde bir talebesinin evine teşrîf etmişlerdi. Orada bulunan talebeler, yemek pişirmek için tandıra çok odun koyup, ateş yakmışlardı. Her biri bir işle meşgûl oldukları sırada, tandırın ateşi alevlenip, tandırdan dışarı çıktı. Bunun üzerine Hazret-i Hâce mübârek ellerini tandıra sokunca, Allahü teâlâ’nın inâyeti ve yardımı ile tandırın ateşi sâkin oldu. Mübârek ellerini tandırdan çıkardığı zamân, ne elbisesine bir şey olmuş, ne de ellerinden bir tüy yanmış idi.
Talebelerinden biri anlatır: Hazret-i Hâcenin sohbeti ile şereflendiğimde, talebelerinin büyüklerinden olan Şeyh Şâdî, bana çok nasîhat etti ve edepten bahsetti. Bana emir ettiklerinden biri; Hazret-i Hâce’nin bulunduğu yere doğru hiçbirimiz ayağımızı uzatmayız nasîhati idi. Bir gün hava çok sıcaktı. Gazyûtdan Kasır-ı Ârifâna Hâce hazretlerini ziyârete geliyordum. Bir ağacın gölgesinde dinlenmek için yattım. Bir hayvan gelip, ayağımı iki kere kuvvetlice tekmeledi. Fırladım kalktım. Ayağım çok fazla ağrıyordu. Tekrâr yattım. Yine o hayvan gelip beni tekmeledi. Kalkıp oturdum ve sebebini düşünmeğe başladım. Nihâyet Şeyh Şâdînin nasihatini hâtırladım ve ayaklarımı, hocamızın o anda bulunduğu Kasır-ı Ârifâna doğru uzatarak yattığımı anladım.
Alâüddîn-i Attâr hazretleri “kuddise sirruh” şöyle anlatmıştır: Hocamız, Emîr Hüseyine, kış mevsiminde çok odun toplamasını emir etti. Odun toplama işi bittiğinin ertesi günü, kırk gün devâm eden kar yağmağa başladı. Sonra Hâce hazretleri, Hârezme gitmek için yola çıktı. Şeyh Şâdî de hizmetinde idi. Hırâm Nehrine geldiklerinde, suyun üzerinden yürümesini ona emir etti. Şeyh Şâdî korktu, çekindi. Bir defa dahâ emir etti. Yine yapamadı. O zamân büyük bir teveccühle ona baktı. Bununla kendinden geçti. Kendine gelince, ayağını suyun üzerine koyup yürüdü. Suya batmadı. Hocamız da arkasından yürüdü. Suyun üzerinden karşıya geçince, Hocam; “Ayakkabılarına bak, hiç ıslandı mı?” buyurdu. Baktığında, Allahü teâlâ’nın kudreti ile, en küçük bir ıslaklık yoktu.
-devamı var-
Konu dutkmd tarafından (16-04-2009 Saat 13:01 ) değiştirilmiştir.
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 11
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Şeyh Ârif-i Dikgerânî, Seyyid Emîr Gilâlin "kuddise sirruh" halîfelerinin büyüklerindendi. O anlatır: Bir gün, Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerini "kuddise sirruh", Kasır-ı Ârifânda ziyârete gittik. Buhârâya döndüğümüzde, oranın fakîrlerinden bir gurup da bizimle berâberdi. Onlardan biri, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin aleyhinde konuştu. O şahsa dedik ki, sen onu tanımıyorsun. Allahü teâlâ’nın Evliyâsına karşı sû-i zan ve sû-i edepte, [kötü zan ve edepsizlikte] bulunman uygun değildir, dedik. Susmadı. Bir eşek arısı gelip, ağzına girdi ve dilini soktu. Dayanamayacak kadar canı yandı. Bu, o büyük zâta edepsizliğinin cezâsıdır, dedik. Çok ağladı, pişmân oldu, tövbe etti. Ona karşı itikâdını düzeltti ve ağrısı da geçti.
Seyyid Burhâneddîn, Hâce hazretlerine bir miktâr balık getirdi. Hâce hazretleri bağda idi. Balıkları da bağda pişirmek istediler. İlkbahar mevsimiydi. Hâce hazretleri balıkları pişirirken, gök yüzünü büyük bir bulut kapladı. Yağmur yağmaya başladı. Hâce hazretleri, seyyid Emîr Burhâneddîne; “Duâ et, benim olduğum yere yağmur yağmasın!” buyurdu. Burhâneddîn; “Efendim, benim ne haddime?” dedi. Hâce hazretleri; “Benim dediğimi yap,” buyurdu. Seyyid Burhâneddîn emre uyarak duâ etti. Kudret-i ilâhî ile Hâce hazretlerinin olduğu yere yağmur yağmadı. Diğer yerlere o kadar yağdı ki, suları, sel gibi yanımızdan akıyordu. Bu hâli görenler hayretler içinde kaldı. Bu kerametten çokları istifâde ettiler.
Bir defa buyurdu ki: Bizim yolumuz Resûlullah efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” sünnetine ve Onun sünnetini bildiren Eshâb-ı kirâm’ın “aleyhimürrıdvân” yoluna uymaktır. Bunun için bu yolda az bir amel, büyük kazançlara, netîcelere sebep olur. Sünnete uymak çok büyük bir iştir. Bu yoldan yüz çeviren, dînini tehlikeye atmış olur.
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh" Buhârâda, yaz mevsiminde bir akşâm, talebeleriyle birlikte Atâullah adında bir zâtın evinin damında oturmuş, sohbet ediyordu. Mübârek ağzından inci gibi güzel sözler dökülüyor, dinleyenlere feyiz saçıyordu. Evin yakınında, Buhârâ Vâlîsinin sarâyı vardı. O akşâm vâlî de, sarâyının damında adamlarıyla birlikte def ve çalgı çalıp, eğleniyordu. Ses her tarafa yayılıyordu. Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî "kuddise sirruh"; “Bizim bu sesleri işitmemiz câiz değildir, kulağımıza pamuk tıkamak lâzımdır,” dedi. Böyle söyledikten sonra, sohbet meclisinde bulunan talebeleri ve kendisi, çalgı sesini işitmez oldular. Hâlbuki vâlî ve adamları sabâha kadar çalgı çalmışlardı. Sabâhleyin komşular, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin talebelerine; “Biz çalgı sesinden sabâha kadar uyuyamadık. Siz nasıl durabildiniz?” dediler. Talebeler; “Hocamız bu sesi dinlememiz uygun olmaz, kulağımıza pamuk tıkamamız lâzımdır,” buyurdu. O andan itibâren, sabâha kadar hiç çalgı sesi işitmedik, dediler. Bu durum, o vâlîye anlatıldı. Vâlî durumu öğrenince, yaptığı işe pişmân olup, tövbe etti. Bu hâdise Buhârâda günlerce anlatıldı. Herkes Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin büyüklüğünü gördü. Ona muhabbetleri dahâ çok arttı.
-devamı var-
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi
www.huzurpinari.com
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 12
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh" hacda iken, hâcılar Minada kurban kesiyorlardı. “Bizim de kurban kesmemiz lâzım. Fakat biz oğlumuzu kurban edeceğiz,” buyurdu. Talebeleri bu sözde bir hikmet vardır diyerek, o günün târîhini kaydettiler. Hacdan sonra Buhârâya döndüklerinde, Behâeddîn-i Buhârî’nin "kuddise sirruh" o sözü söylediği gün, oğlunun vefât ettiğini öğrendiler. Oğlunun vefâtı üzerine buyurdu ki: Allahü teâlâ’nın ihsânı ile oğlumun vefât etmesi husûsunda da, Resûlullah efendimize "aleyhissalâtü vesselâm" uymuş oldum. Çünkü Peygamberimizin de oğlu vefât etti. Resûlullah’ın başından geçen işlerin hepsi benim başımdan da geçti. Yapmış olduğu her işle amel ettim. Hiçbir sünneti terk etmedim. Hepsini yerine getirdim ve netîcesini buldum.
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri hacda iken, Kâ’beyi tavâf sırasında, ak sakallı bir ihtiyârın, Kâ’benin örtüsüne sarılarak ağladığını ve göz yaşları ile orayı ıslattığını gördü. İmrenilecek bir hâlde olan ihtiyârın, bir de kalbine teveccüh etti. Keşfiyle gördü ki, ihtiyârın kalbi tamâmen dünyâlık şeylerle meşgûldür. Minâ pazarında ise genç bir tüccar gördü. Bu genç tüccar, aşağı yukarı elli bin altın değerinde alış veriş yapıyordu. Görünüşte tamâmen dünyâya dalmış gözüken gencin kalbine teveccüh ettiğinde, kalbini hep Allahü teâlâ’yı zikr etmekle meşgûl bir hâlde gördü.
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh", asrının en meşhûr âlimi ve mürşid-i kâmili idi. Tasavvufta en yüksek dereceye ulaşmıştı. Yıllarca insanların hidâyete, kurtuluşa, doğru yola kavuşmasına sebep olmuş, nice gönüller onun feyizleriyle nûrlanmıştır.
Alâüddîn-i Attâr hazretleri "kuddise sirruh" şöyle anlatmıştır: Hâce Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin vefâtı sırasında, Yâsîn-i şerîfi okuyorduk. O da bizimle okuyordu. Yarısına gelince, nûrlar gözükmeye başladı. Kelime-i tevhîdi söyleyerek son nefeslerini verdiler. Kasır-ı Ârifânda toprağa verildi. Talebeleri, üzerine güzel bir türbe yaptırdılar. Dahâ sonra türbenin yanına genişçe bir mescit inşâ edildi. Gelen pâdişâhlar o mescit için vakıflar kurdular. Oranın bakımını yapmak, şânını, şerefini duyurmak için çok itinâ gösterdiler. Bu muhabbet günümüze kadar devâm etmiştir. Temiz rûhu vesîle edilerek Allahü teâlâ’dan yardım istenmektedir. Eşiğinin toprağı gözlere sürme gibidir. Dar zamânlarda onun kapısına sığınılır.
-devamı var-
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi
www.huzurpinari.com
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 13
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Zamânın büyüklerinden Abdülkuddüs hazretleri "rahmetullahi aleyh" şöyle anlatmıştır: Behâeddîn-i Buhârî hazretlerini kabrine koyduk. Gördüm ki, mübârek yüzleri tarafından “Müminin kabri Cennet bahçelerinden bir bahçedir,” hadîs-i şerîfinde buyurulduğu gibi, Cennetten bir kapı, kabr-i şerîflerine açıldı. O kapıdan iki hûri gelip, ona selâm verdi ve; “Allahü teâlâ bizi, sizin için yarattığı vakitten beri sizi bekliyoruz,” dediler. Hâce hazretlerinin onlara; “Ben Allahü teâlâ hazretleri ile ahdettim ki, Onun hiçbir şeye benzemeyen, nasıl olduğu anlatılamayan dîdârını görmedikçe, benim yolumda bulunanlara ve benden hakkı işitip amel edenlere şefâ’at etmedikçe, hiçbir şey ve hiçbir kimse ile meşgûl olmam,” dedi.
Vefâtından sonra sevenlerinden biri onu rüyada görmüş ve; “Ne amel işleyelim ki, kurtuluşa erelim,” diye sormuştur. “Son nefeste ne ile meşgûl olmak gerekirse, onunla meşgûl olunuz,” buyurmuştur.
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh" orta boylu, mübârek yüzü değirmi olup, yanakları kırmızıya yakın idi. İki kaşı arası açık, gözleri sarı ile elâ renk karışımı olan kestâne renginde idi. Sakalının beyâzı siyâhından çok idi. Ne hızlı, ne de yavaş yürürdü. Konuşmaları Peygamber efendimizin konuşması gibi, dâne dâne idi. Konuştuğu kimseye yönünü dönmüş olarak konuşurdu. Kahkaha ile gülmez, tebessüm ederdi. Her gün kendini yirmi kere ölmüş ve mezâra konmuş olarak düşünürdü. Kimseyi küçük ve hakîr görmez, dâimâ güler yüzle karşılardı. Ancak celâllendiği zamân kaşlarını çatardı. Bu zamânda heybetinden karşısında durulmaz olurdu. Şemâili, görünüşü birçok bakımdan Resûlullah efendimize benzediği gibi, sözleri, işleri ve bütün hareketleri sünnet-i seniyyeye uygun idi.
En büyük talebelerinden Alâüddîn-i Attâr “kuddise sirruh” şöyle anlatmıştır: Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn Buhârî hazretleri o derece fakîr idi ki, evlerinde kış günleri namâz kılmak için yere serecek bir şey bulunmadığından, eski bir kilim serip, onun üzerinde namâz kılarlardı. Maîşet ve geçimlerine bir çekirdek bile harâm karıştırmazlardı. Kendilerinin ve âile efrâdının helâl yemesine çok dikkat ederdi. Şüphelendiği herhangi bir şeyden uzak dururlardı. (İbâdet on kısımdır. Dokuz kısmı, helâl kazanmaktır) buyurulan hadîs-i şerîfi bildirirlerdi. Fakîr olmalarına rağmen, lütuf ve keremleri bol olup, cömert idiler. Bir kimse bir hediye getirse, mümkünse getirilen hediyenin iki misli kıymetinde bir hediye verirlerdi. Tanıdığı veyâ tanımadığı bir kimse evlerine ziyârete gelse, güler yüzle karşılar, nezâketle yol gösterir, evde ne bulunursa ikrâm ederlerdi. Misâfirlerine bizzat kendisi hizmet ederdi. Eğer ev soğuk olursa, kendi giyeceğini ve yatağını misâfire verirdi. Misâfirin hayvanı varsa, hayvanın yemini ve suyunu verirdi. Nafakasını çalışarak temîn ederdi. Bunun için bir miktâr arpa, biraz da hayvan yemi eker, kaldırır, bununla geçinirdi. İşinde bizzat kendisi çalışır, bütün işlerini görürdü.
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 14
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Zamânında âlim ve sâlih kimseler ziyâretine gelip, hâlis ve helâl yemek yiyelim diye onun yemeklerini yerlerdi. Her zamân ve her işte sünnet-i seniyyeye uyar ve bilhâssa yemek husûsunda Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” uymaya çok dikkat ederdi. Çoğu zamân ekmeği kendi pişirir ve sofra hizmetini kendi yapardı. Yemek yerken; “Sofra başında kendinizi Allahü teâlâ’nın huzûrunda biliniz. Onun verdiği nimeti yediğimizi unutmayınız,” buyururdu. Cemâ’at ile toplu hâlde yemek yerken, içlerinden biri gaflet ile ağzına bir lokma alsa; “Önündeki yemeği, Allahü teâlâ’nın huzûrunda olduğunu unutmadan ye! Allahü teâlâ’yı hâtırla, başka şeyler düşünme. Allahü teâlâ, sana senden yakındır. Onu düşün,” buyururdu. Bir yemek gafletle, öfkeyle veyâ zorla pişirilse, o yemekten kendisi yemez, yedirmezdi.
Rivâyet edilir ki, bir zamân Şâh-ı Nakşîbend hazretleri "kuddise sirruh" Gazyut denilen bir yere gitti. Orada talebelerinden birisi onlara yemek getirdi. Şâh-ı Nakşîbend hazretleri buyurdu ki: “Bu hamuru yoğuran ve yemekleri pişiren kimse, başlamasından bitirmesine kadar gadab hâlinde idi, kızmış hâlde idi. Biz ondan hiçbir şey yiyemeyiz. Zîrâ böyle yapılan yemeklerde hiçbir hayır ve hiçbir bereket yoktur. Belki de şeytân yemek yaparken, hep onunla bulunmuştur. Bizler böyle bir yemeği nasıl yiyebiliriz?”
Buyurdular ki;
Yenilecek bir gıdâ, bir yiyecek, her ne olursa olsun gaflet içinde, gadabla veyâ kerâhatle hâzırlansa, tedârik edilse, onda hayır ve bereket yoktur. Zîrâ ona nefis ve şeytân karışmıştır. Böyle bir yiyeceği yiyen kimsede, mutlaka bir çirkin netîce meydâna gelir. Gaflete dalmadan yapılan ve Allahü teâlâ’yı düşünerek yenilen helâl ve hâlis yiyeceklerden hayır meydâna gelir. İnsanların hâlis ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi; yemekte ve içmekte bu husûsa dikkat etmediklerinden ve ihtiyatsızlıktandır. Her ne hâl olursa olsun, bilhâssa namâzda huşû’ ve hudû’ hâlinde bulunmak, zevkle ve göz yaşı dökerek namâz kılabilmek, helâl lokma yemeğe, Allahü teâlâ’yı hatırlayarak yemeği pişirmeğe ve yemeği Allahü teâlâ’nın huzûrunda imiş gibi yemeğe bağlıdır. Vücûduna harâm lokma karışmış bir kimse, namâzdan tat duymaz.
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 15
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Buyurdular ki;
Nefsinizi dâimâ töhmet altında tutunuz ve ona uymayınız. Her kim bunda muvaffak olursa, Allahü teâlâ ona bu işinin mükâfâtını, karşılığını verir. Sâlih amel işlemeye muvaffak olur. Buna tahammül ve güç bulur. Yaptığı her işi Allahü teâlâ’nın rızâsı için yapmaya başlar. Bütün işlerde niyeti düzeltmek çok mühimdir.
(Namâz müminin mi’râcıdır) buyurulan hadîs-i şerifte, hakîkî namâzın derecelerine işâret vardır. Namâza duran kimsenin, iftitâh tekbîrini söylerken, Allahü teâlâ’nın azametini, büyüklüğünü düşünerek, hudû’ ve huşû’ hâlinde olması gerekir. Öyle ki, bu hâlini istiğrâk, (kendinden geçme) hâline eriştirmelidir. Bu sıfatın kemâl derecesi, Resûlullah’da “sallallahü aleyhi ve sellem” vardı. Rivâyet edilmiştir ki, Resûlullah efendimiz namâzda iken, mübârek göğsünden öyle bir ses gelirdi ki, bu ses, Medîne-i münevverenin dışından işitilirdi. Namâzda kalp huzûru nasıl elde edilir? diye sorulunca, buyurdu ki: Helâl lokma yemek ve yerken gaflet içinde olmamak, abdest alırken, iftitâh tekbirini söylerken, tam bir âgâhlık, gafletten uzak olma, uyanıklık içinde bulunmakla elde edilir.
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerine, bu dereceye nasıl ulaştınız? diye suâl olundu. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olmakla, buyurdu.
Bizim yolumuz sohbettir. Halvette, yalnızlıkta şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Hayır ve bereket cemiyette, bir araya gelmektedir. Bu da sohbet ile olur. Sohbet, bir kimsenin arkadaşında fânî olmasıyla, arkadaşını kendine tercîh etmesiyle hâsıl olur.
Resûlullah efendimizin "aleyhisselâm", benim ümmetim buyurduğu ümmet, İbrâhîm aleyhisselâmın Nemrûdun ateşinden kurtulduğu gibi, Cehennem ateşinden kurtulurlar. Çünkü Resûlullah efendimiz; (Benim ümmetim, dalâlet (sapıklık) üzerinde birleşmez) buyurdu. Buradaki ümmetten maksat, hakîkî ümmettir. Yani Resûlullaha tâbi’ olan ümmettir. Bunun için Resûlullah efendimiz "aleyhisselâm" buyurdu ki: (Benim ümmetim üç kısımdır. Birincisi davet ümmeti (Müslümân olmayanlar), ikincisi icâbet ümmeti (Müslümân olanlar), üçüncüsü de mütâbeât (tam uyanlar) ümmetidir.)
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 16
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Buyurdular ki;
Bir kimse nefsine muhâlefet etmeye muvaffak olursa, ameli az da olsa, nefsinin isteklerine boyun eğmemeye muvaffak olduğu için, şükür etmesi lâzımdır. Ebdâllerin makâmını isteyen kimsenin, hâlini değiştirmesi, yani nefsine muhâlefet etmesi lâzımdır.
Bizim yolumuz, Allahü teâlâ’nın gösterdiği kurtuluş yoludur. Çünkü bu yol, sünnete uymak ve Eshâb-ı kirâma "aleyhimürrıdvân" tâbi’ olmaktır. İşte bu sebeple, bizim yolumuzda az zamânda çok kazanç elde edilir. Fakat sünnete uymak ve riâyet etmek, sabır ve tahammül ister. Biz, bizim yolumuza girenleri, istersek kolayca çekerek, dilersek bir başka usûlle terbiye ederiz. Çünkü rehber olan âlim, bir tabîbe benzer. Hastanın hastalığını, derdini tespit eder ve ona göre ilâç verir. Bizim yolumuzda yalnız kalmak değil, sohbet esastır. Sohbetin de şartları vardır. İki kişi sohbet etmek isterse, birbirinden emîn olmaları icap eder. Böyle olmazsa, sohbetten fâide hâsıl olmaz. Bizim sohbetimize girenlerin kalplerinde, muhabbet tohumu vardır. Kısaca bu yola, Ehl-i sünnet ve cemâat yolu denir. Bizim sohbetimize dâhil olanların kalbine muhabbet tohumu atılmıştır. Fakat Allahü teâlâ’dan başka her şeyden alâkasını kesmemiş olabilir. Bu durumda sohbetimize katılan kimsenin kalbinde, Allahü teâlâ’nın sevgisinden başka neye bağlılık varsa, onu kalbinden temizleriz. Kalbinde bize karşı meyli ve muhabbeti olanlara muhabbet tohumu ekip, gece gündüz onu terbiye etmemiz bizim vazîfemizdir. Muhabbet için uzakta olmak fark etmez.
Lâ ilâhe illallah kelimesini söylemenin hakîkati, Allahü teâlâdan başka ne varsa hepsini yok bilmektir.
İslâm dîninin hükümlerini yapmak, yani emirleri yapıp, yasaklardan sakınmak, harâmları, şüpheli şeyleri, hattâ mubâhların fazlasını terk etmek, ruhsatlardan uzak durmak, mubâhları zarûret miktârınca kullanmak, tamâmen nûr ve safâdır. Aynı zamânda Evliyâlık derecelerine kavuşturan bir vâsıtadır. Vilâyet derecelerine bunlarla ulaşılır. Uzak kalanların hepsi, bunlara dikkat etmediklerinden uzak kalırlar ve kendi arzûlarına uyarlar. Yoksa Allahü teâlâ’nın feyzi her ân gelmektedir.
Kendisinden kerâmet isteyenlere; “Bizim kerâmetimiz açıktır. Bu kadar çok günâh ile yeryüzünde yürümemizden büyük kerâmet olur mu?” Bir defasında ise; “Biz Allahü teâlâ’nın fadlına, ihsânına kavuştuk. Bizi muratlardan, çekip götürülenlerden eyledi,” buyurdular.
-devamı var-
Konu dutkmd tarafından (22-04-2009 Saat 11:53 ) değiştirilmiştir.
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 17
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri

Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh", bir defasında, Şeyh Seyfeddîn adlı bir zâtın ırmak kenârında bulunan kabri karşısında, kalabalık bir cemâat ile sohbet ediyordu. O cemaatte bulunanlardan bir kısmı, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin yüksek derecesini bilmiyorlardı. Söz, velîlerin hâllerinden açılmıştı. Bir hayli süren bu konuşmada, Evliyânın meşhûrlarından olan Şeyh Seyfeddîn ile Şeyh Hasen-i Bulgârî arasında geçen kerâmetler anlatıldı. İçlerinden biri dedi ki: ”Eskiden velîlerin tasarrufu, kerâmeti çok olurdu. Acabâ bu zamânda da onlar gibi tasarruf ehli var mıdır? Bunun üzerine Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh" buyurdu ki: Bu zamânda öyle zâtlar vardır ki, şu ırmağa yukarı ak dese ırmak tersine akmaya başlar. Bu sözler Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin mübârek ağzından çıkar çıkmaz, önlerindeki ırmak ters akmaya başladı. Bunun üzerine Behâeddîn-i Buhârî hazretleri; Ey su! Ben sana yukarı ak demedim, buyurdu. Irmak tekrâr eski yöne akmaya başladı. Bu kerâmetini o kadar çok kimse gördü ki, bu sebeple çokları Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin büyüklüğünü anlayıp, tam bir teslîmiyetle ona bağlandılar ve se’âdete kavuştular.
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh", kendisine karşı edepsizlik yapan birine kızmayıp, tebessümle karşıladı. Fakat edepsizlik yapan kimse büyük bir derde düşüp, helâk olacak hâle geldi. Hatâsını anlayıp, tövbe etti. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri bir ara o adamın evinin önünden geçerken, içeri girip hâlini sordu. “Allahü teâlâ şifâ vericidir, korkma iyileşirsin,” dedi. O kimse bu söz üzerine kalkıp; “Efendim, size karşı edepsizlik ettim, hâtırınızı incittim, beni afv ediniz,” dedi. Bunun üzerine Behâeddîn-i Buhârî hazretleri buyurdu ki: Kalbimiz o zamân incindi. Fakat şu anda gönül aynası tertemiz. İyi bil ki, mürşitlerin, yol göstericilerin kılıcı, kınından çıkmış yalın bir kılıçtır. Ama mürşit merhamet sahibidir. Kimseye kılıç vurmaz. İnsanlardan belâsını arayanlar gelip kendilerini o kılıca vururlar.
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh" bir sohbetlerinde buyurdu ki: Bizim yolumuzdaki kimselerin şu üç edebi gözetmesi icap eder: Birincisi; Allahü teâlâ’ya karşı edeptir. Yani zâhiri ve bâtını ile tamâmen kulluk içinde olmalıdır. Allahü teâlâ’nın bütün emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınmalı ve Allahü teâlâ’dan başka her şeyi, mâsivâyı terk etmelidir. İkincisi; Resûlullah efendimize "aleyhissalâtü vesselâm" karşı edeptir: Bu da iş ve hâllerde Ona uymaktır. Üçüncüsü; hocasına karşı edeptir: Çünkü kendisinin Peygamberimize uymasına, hocası vâsıta olmuştur. Bu bakımdan, hocasını hiçbir zamân unutmamalıdır.
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 15 - 18
Şâh-ı Nakşibend Behaeddîn-i Buhârî "rahmetullahi aleyh" hazretleri

Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri "kuddise sirruh", bir defasında, Buhârâda Gülâbâd mahallesinde bir dostunun evinde, talebeleri ile sohbet ediyordu. Talebelerinden Molla Necmeddîne dönüp; ”Sana ne söylersem, sözümü tutup söylediğimi yapar mısın?“ dedi. Molla Necmeddîn, ”Elbette yaparım efendim,” dedi. ”Eğer bir günâh işlemeni söylesem yapar mısın? Meselâ hırsızlık yap desem yapar mısın?“ dedi. Bunun üzerine Molla Necmeddîn; ”Mâzur görünüz efendim, hırsızlık yapamam,” dedi. “Mâdem ki bu husustaki isteğimizi kabûl etmiyorsun, meclismizi terk et!” buyurdu. Molla Necmeddîn bunu duyunca, dehşet içinde kalıp, olduğu yere düştü ve bayıldı. Orada bulunanlar Behâeddîn-i Buhârî hazretlerine yalvarıp, onun afv edilmesini istediler. Kabûl edip afv etti. Molla Necmeddîn de kendine gelip kalktı. Bundan sonra hep berâber o evden dışarı çıktılar. Semerkand Vâdisi denilen tarafa doğru gittiler. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri yolda giderlerken, bir ev duvarı gösterip, talebelerine dedi ki: Bu duvarı delin. Evin içinde falan yerde bir çuval kumaş vardır. Onu alıp getirin. Talebeleri bu emre uyup, duvarı yardılar. Kumaş dolu çuvalı buldular ve çıkarıp getirdiler. Sonra bir köşeye çekilip bir müddet oturdular. Bu sırada bir köpek sesi işitildi. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, talebesi Molla Necmeddîne; “Bir arkadaşınla gidip, evin etrâfına bakın, ne vardır,” dedi. Gidip baktılar ki, eve hırsızlar gelmiş, başka bir duvarı yarıp, evde ne varsa almışlar. Gidip bu durumu Behâeddîn-i Buhârî hazretlerine haber verdiler. Talebeler bu hâle şaştılar. Sonra tekrâr talebeleri ile birlikte önceki misâfir oldukları eve döndüler. Sabâhleyin, gece o evden aldırdığı kumaş dolu çuvalı sahibine gönderdi. Talebelerine; “Gece buradan geçerken, bu malınızı alarak hırsızların çalmasına mâni’ olduk, bu malınızı hırsızlardan kurtardık,” demelerini tembih etti. Onlar da götürüp sahibine teslîm ederek durumu anlattılar. Behâeddîn-i Buhârî, bundan sonra talebesi Molla Necmeddîne dönüp; “Eğer sen emrimize uyup da bu hizmeti yapsaydın, sana çok sırlar açılacak ve çok şey kazanacaktın. Neyleyelim ki, nasibin yokmuş,” dedi. Molla Necmeddîn ise, yaptığına çok pişmân olup, yanıp yakındı.
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî “kaddesallahü sirrehül’azîz”, Allahü teâlâ’nın kullarına şefkat ve acımasının çokluğundan, on iki gün başını secdeye koyup, Allahü teâlâ’dan, kolay ilerlenen, kolay ele geçen ve elbette kavuşturucu olan bir yol istedi. Duâsı kabûl edildi. Bu yol; yemekte, içmekte, giyimde, oturmakta ve âdetlerde orta derecede olmaktır. Kalbi çeşitli düşüncelerden korumaktır. Her ân güzel ahlâkla ahlâklanmaktır.
Buyurdular ki;
Yolun esâsı, kalbe teveccühtür. Kalp ile de, Allahü teâlâ’ya teveccühtür. Kalp ile çok zikr etmektir. Farz ve sünnetleri edâ etmektir. Yemek, içmek, giymek ve oturmakta, işlerde ve âdetlerde orta derecede olmaktır. Kalbi kötü düşüncelerden, vesveseden korumaktır. Kendisine rehber olan âlimin sohbetini ganîmet bilmektir. Hocasının huzûrunda iken ve uzakta iken edebe uymaktır. Bu yoldan maksat ve ele geçen şey; Allahü teâlâ’nın devâmlı huzûrunda olmaktır. Eshâb-ı kirâm zamânında buna “ihsân” denilmişti. Bu yolda ilerleme esnâsında; nefsin arzûlarını yok etmek, nûrlara ve hâllere gömülmek, fenâ ve bekâ makâmlarına ulaşmak, üstün ahlâk ile ahlâklanmak gibi on makâm ele geçer.
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
Tags for this Thread
Yetkileriniz
- You may not post new threads
- You may not post replies
- You may not post attachments
- You may not edit your posts
Forum Rules