-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 18 Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri
ALTIN HALKA - 18 - 1
Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri
Ubeydüllah bin Mahmûd bin Şehâbüddîn "rahmetullahi aleyh", Sôfiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Müslümânların gözbebeğidir. Sekizyüzaltı [806] da Taşkendde tevellüd, 895 [m. 1490] de Semerkandda vefât etdi. Ya’kûb-i Çerhînin talebesi, Mevlânâ kâdî Muhammed Zâhid Bedahşînin üstâdı idi. Zâhirî ve bâtınî ilmlerin hazînesi idi. Dahâ çocuk iken kerâmetleri görülüyordu. Helâl kazanmak için, zirâ’at ile meşgûl olurdu. O kadar bereket oldu ki, binüçyüzden fazla çiftliği vardı. Herbirinde üçbin amele çalışırdı. Her sene sekizyüzbin batman zahîre uşr verirdi. (Tesavvuf bilgilerinin maksad ve netîcesi, kendini zorlamadan, uğraşmadan, her ân Allahü teâlâya teveccüh ve ikbâldir. Ya’nî, her ân, Allahü teâlâyı hâtırlamakdır) ve (Bir kimse, erbâb-ı cem’iyyet sohbetinde oturup, gönlünü Hak teâlâya verebilirse, ona zikr yapmağa ihtiyâc yokdur) buyururdu. (Râbıta edenler için, bedenin uzak olması, ma’nevî yakınlığa mâni’ olmaz) derdi. (Çok açlık ve çok uykusuzluk dimâğı yorar. Hakîkatleri ve ince bilgileri anlamağı önler. Bunun için, riyâzet çekenlerin keşfleri hatâlı olur) ve (Zikr ve murâkaba, bir müslümâna hizmet yapılamadığı zamânda olur. Gönül kabûlüne sebeb olan hizmet, zikr ve murâkabadan önce gelir) buyururdu.
Ubeydüllah-i Ahrârın talebelerinden biri, Abdüllah-i İlâhîdir. Simavlıdır. İlm edindikden sonra Semerkanda, Buhârâya giderek feyz aldı. İcâzetle şereflenip Ubeydüllah-i Ahrâra intisâbı bulunan Emîr Ahmed-i Buhârî ile İstanbula geldi. Yolda Molla Câmî ile sohbet eyledi. Zeyrek kilise câmi’inde va’z ve halkı irşâd etdi. Emîr Buhârîye icâzet verdi. Vardar Yenicesinde 896 [m. 1491] da vefât etdi.
Ubeydüllah-i Ahrârın bir talebesi de Abdüllah-i Semerkandîdir. Önce, Ya’kûb-i Çerhîye intisâb etmiş ve Alâüddîn-i Attârın halîfelerinden olan Nizâmeddîn-i Hâmûşdan da feyz almışdır. Uluğ beğ medresesinde müderris idi. Yûsüf-i Nebhânî diyor ki, (Sokakda giderken, ansızın atını istedi. Eshâbı ile Semerkandın dışına çıkdı. Onlardan ayrılıp, çok zamân sonra yanlarına geldi. Türk sultânı Muhammed hân, kâfirlerle harb ediyordu. Onun yardımına gitdim. Gâlib geldi dedi.) Fâtih, İstanbulu bu sûretle aldı. Sekizyüzyetmişbeş 875 [m. 1470] de vefât etdi. Ubeydüllah-i Ahrârın bir talebesi de Haydar babadır. Kırk sene devâmlı Eyyûb câmi’inde i’tikâf etdi. Sultân Süleymân bu zâtın üstün hâllerini işitince, Eyyûb Nişâncası ile Halîc arasında, Cezrî Kasım pâşa câmi’ine inen yol üzerinde (Haydar baba mescidi)ni yapdırdı. Haydar baba, 957 [m. 1550] de vefât etdi. Mescide girerken soldadır. Muhammed Ma’sûm-i Fârûkînin oğlu Muhammed Ubeydüllah 1083 de, bunun oğlu Muhammed Pârisâ 1142 de vefât etdi.
-devamı var-
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi
www.huzurpinari.com
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 18 - 2
Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri
Türkistânın büyük velîlerinden ve en büyük Ehl-i sünnet âlimlerindendir. İsmi, Ubeydüllah bin Mahmûd bin Şihâbüddîndir. Babası Mahmûd Şâşî, devrinin âlimlerinden velî bir zât idi. Müslümânların Ehl-i sünnet itikâdında olmalarına, doğru ibâdet etmelerine, İslâm ahlâkı üzere yaşamalarına ve Allahü teâlâ’nın rızâsını kazanmalarına rehberlik eden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlimlerin on sekizincisidir. Annesi, Hazret-i Ömerin "radıyallahü anh" soyundandır.
Doğumundan itibâren üstün hâlleri görülen Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri "kuddise sirruh", annesi nifâsdan temizlendikten sonra annesini emmeye başlamıştır. Yüzünde öyle bir nûr parlardı ki, görenler hayrân kalıp, ona duâ ederlerdi. Dilinden Allahü teâlâ’nın ismi hiç düşmez, devâmlı zikr ile meşgûl olurdu.
Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri "kuddise sirruh", dahâ çocuk iken, üstün hâllere kavuşmuş olup, kerâmetleri görülüyordu. Kendisi şöyle anlatmıştır:
“Mektebe gider, gelirdim. Gönlüm dâimâ Allahü teâlâ ile idi. Bir ân Onu unutmaz, bir ân Ondan gâfil olmazdım. Soğuk bir kış günü, çamur bir yerden geçerken, ayağım çamura battı. Kurtulmaya çalışırken, ayakkabım düştü. O sırada bir gaflet ârız oldu. Bu işle uğraşırken, Allahü teâlâ’yı anmaktan uzaklaştım hissine kapıldım. Karşıda köylü bir genç, çift sürüyordu. “Bak, şu genç bunca eziyet içinde Allahı düşünüyor da, sen, ayağını çamurdan kurtarmak gibi küçük bir uğraşma yüzünden Onu nasıl unutursun?” diyerek, hüngür hüngür ağlamaya başladım. O zamân, herkesi kendim gibi, her ân Allahü teâlâ’ya âgâh sanırdım. Bulûğ yaşına erişinceye kadar, Allahü teâlâ’dan gâfil olanlar bulunduğunu anlayamamıştım. Allahü teâlâ’nın yarattığı herkesin, kendisini düşündüğünü, hâtırladığını, unutmadığını sanırdım. Sonradan anladım ki, Allahü teâlâ’dan gâfil olmamak, yalnız bazı kullara mahsûs ilâhî bir inâyet imiş. Ancak riyâzet ve nefs mücâdelesiyle elde edilebilir, hattâ bazılarınca bununla bile elde edilemez bir keyfiyet imiş.”
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 18 - 3
Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri
Amcasının oğlu Hâce İshak da şöyle anlatmıştır: Ben ve diğer çocuklar oyun oynarken, aramıza katılması için ne kadar ricâ etsek, ona kabûl ettiremezdik. Oynar gibi görünüp, bir kenârda durur ve kendi hâllerinde olurdu.
Kendisi şöyle anlatır: Hâlimin başlangıcında, rüyada Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” gördüm. Gâyet yüksek bir dağın eteğinde, Eshâbı ile topluluk hâlinde idiler. Beni görünce, elleri ile benim yaklaşmamı işâret edip; “Beni bu dağın başına çıkar!” buyurdu. Ben de kendilerini omuzlarıma alıp, dağın tepesine çıkardım. “Ben sende böyle bir kuvvet bulunduğunu biliyordum. Fakat, başkaları da görsün ve bilsin diye sana bu işi yaptırdım,” buyurdular.
Yine ilk zamânlarda, rüyada hâce Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerini "kuddise sirruh" gördüm. Bâtınıma, kalbime öyle tasarruf etti ki, ayaklarımda mecâl kalmadı. Ondan sonra dönüp yürüyüverdiler. Ben de bütün gücümü sarf ederek, arkalarından koştum ve yetiştim. Geriye dönüp, “Mübârek olsun!” buyurdular.
Küçük yaştan itibâren memleketi olan Taşkent de ilim tahsîl eden Ubeydüllah-i Ahrâr, ilim tahsîlinden geri kalan zamânını, Allahü teâlâ’ya ibâdet ile ve Onun ismini anmakla geçirdi. Allahü teâlâ’nın rızâsına kavuşmak için gayret etti.
Yine şöyle anlatmıştır: İlk zamânlarımda, bir gece Şeyh Ebû Bekr Kaffâlın mezârının başına gidip, oturmuştum. Bu mezâr o kadar heybetli ve korku vericiydi ki, gündüzleri bile yanına yaklaşmaktan korkarlardı. Taşkent de bir adam vardı. Bize karşı inât ve muârız idi. Bize bir zarar yapmak için fırsat kollardı. Meğer o gece beni gözetleyip, takîp etmiş. Ben mezârın başına varıp oturdum. Başımı eğip murâkabeye dalınca, beni korkutup, dehşete düşürmek için, birdenbire bir nâra atarak üzerime doğru gelmeye başladı. Hiç aldırmadım, murâkabe ve oturuşumu da bozmadım. O kişi, benim bu hâlimi görünce utandı. Ağlayarak önüme gelip, benden özür diledi. Sonra bizim dostlarımızdan oldu.
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 18 - 4
Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri
Ubeydüllah-i Ahrârın "kuddise sirruh" sohbetinde bulunduğu zâtlardan biri de, Behâeddîn Ömer hazretleridir. Bu hocası hakkında buyurdu ki: “Bana Horâsân şeyhlerinden Behâeddîn Ömer’in tavırları gâyet hoş gelirdi. Ekseriyetle oturup sohbet ederler, gelenlerin hâline münasip muâmele eder, hiçbir sûretle kendini halktan üstün tutmazdı.”
Ubeydüllah-i Ahrâr "kuddise sirruh", dört sene bu hocasının yanında kalıp, sohbetlerine devâm etti. Bundan sonra, en başta gelen hocası Ya’kûb-i Çerhî hazretlerine "kuddise sirruh" talebe oldu ve onun sohbetinde kemâle ulaştı.
Ubeydüllah-i Ahrâr, Ya’kûb-i Çerhî hazretlerinin sohbetinde üç ay kaldı. Ondan feyiz alıp, tasavvuf hâllerinde yükseldi. Ondan icâzet (diploma) aldı. İnsanlara İslâmiyyetin emir ve yasaklarını anlatmak üzere vedâlaşıp ayrılırken, hocası ona, râbıta şartını anlattı ve; “Bu yolu tâlim ederken, dehşet hissi vermemeye dikkat et! Emâneti isteklilere ve istidâtlılara ulaştır!” buyurdu.
Ya’kûb-i Çerhî "kuddise sirruh", talebesi Ubeydüllah-i Ahrâr hakkında şöyle buyurmuştur: “Bir talebe, bir büyüğün huzûruna gelince, Hâce Ubeydüllah gibi gelmelidir. Kandili takmış, fitili ve yağını hâzırlamış, onun yanması için sâdece bir ateş tutmak gerekecek.”
Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri yirmi dokuz yaşında iken, ilim tahsîlini tamâmlayıp, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmuştur. Yirmi dokuz yaşından sonra memleketine dönüp, helâl kazanmak için zirâat ile ve insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl olmaya başladı. Kısa zamânda mahsûlleri o kadar bereketli oldu ki idâresi için vekîl tayîn etti. 1300 den fazla çiftliği vardı. Her birinde üç bin amele çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsûlüne öyle bir bereket verdi ki, her sene sekiz yüz bin batman zâhire uşr verirdi. Ambarlarına konulan mahsûl, her çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Bu hâli görenler, Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerine hayrân kalıp, dahâ çok bağlanıyorlardı. Kendisi bu hususta; “Bizim malımız, fakîrler içindir. Bunca malın hassâsı işte bu noktadadır,” buyurmuştur.
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 18 - 6
Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri
(Reşehât) kitabının müellifi şöyle anlatmıştır: “Bu fakîr, Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin "kuddise sirruh" gece-gündüz hizmetinde iken, hiç esnediklerini görmedim. Öksürük veyâ benzeri sebeplerle ağızlarından bir şey çıkardığına şâhit olmadım. Sümkürdüklerini de görmedim. İnsanlar arasında veyâ yalnızken, bir defa bile bağdaş kurarak oturduklarını görmedim.”
Otuz beş yıl hizmetinde bulunan Mevlâ’nâ Ebû Sa’îd de şöyle anlatmıştır: Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin "kuddise sirruh" üzüm, elma, ayva ve benzeri meyveleri yerken, kabuklarını ağzından çıkardığını hiç görmedim. Sümkürdüklerine ve tükürdüklerine de şâhit olmadım. Bazen nezle ve grip olurdu. Bu hâllerinde bile tiksinti verecek bir davranışta bulunmazdı. Hiçbir uzvunda uygunsuz bir hâl, görenlere tiksinti ve râhatsızlık verecek bir davranışı görülmemiştir. Yalnız iken de, başkaları ile bir arada iken de, dâimâ edep ve güzel muâmele ile hareket ederdi.
Seyyid Abdülkâdir Meşhedî, Sultân Ebû Sa’îd Mirzâ zamânında, Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin sohbetinde bulunmak üzere Semerkanda gitti ve onun sohbetiyle şereflendi. Şöyle anlatmıştır: ”Yatsı namâzını kıldıktan sonra, bana; “Seyyid Abdülkâdir bizim misâfirimizdir. Bu geceyi bizimle birlikte ihyâ etmeyi istiyor. Biz bazı dostlarla oturmak isteriz. Sen gençsin, istirâhat et,” buyurdu. Bunun üzerine; “Eğer izin verirseniz, sizinle berâber olayım,” dedim. Sonra; “Eğer kendinde oturmağa güç bulursan olur,” buyurdu. Ben de üç kişi ile birlikte o sohbet meclisinde bulundum. O gece sabâha kadar, Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin hâllerini gördüm. Devâmlı iki diz üstünde, tevâzu’ ile oturdu. Dizlerini hiç değiştirmedi. Hep hareketsiz oturdu. Hiçbir uzvunu oynatmadı. Teheccüde kalktı. Namâzdan sonra yine aynı şekilde, sabâh namâzı vaktine kadar vakar ile oturdu. Hiç hareket etmedi. Ben genç olmama rağmen, her saatte bir dizimi değiştirdim. Uyumamak için kendimi zor tuttum. Sonra sabâh namâzını kılmak üzere kalktılar. Yatsı namâzı abdesti ile sabâh namâzını kıldılar.”
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 18 - 7
Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri
Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin "kuddise sirruh" kerem ve lütfü o kadar çoktu ki, talebelerinin ve sevenlerinin râhatını düşünür, bunun için kendisi mihnet ve meşakkat çekerdi. Mîr Abdülevvel hazretleri şöyle yazmıştır: “Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri, talebeleri ile birlikte bir bahâr mevsimi başında, Keş şehrine gitmek üzere yola çıkmışlardı. Bir gece yolda, bir dağ eteğinde gecelemeleri icap etti. Talebeleri hemen bir çadır kurdular. Akşâm namâzından sonra şiddetli bir yağmur başladı. Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri biraz sonra dışarı çıktı. Talebelerin ve hizmetçilerin çadıra girmesini söyledi. Bu emri üzerine, hepsi çadıra girdiler. Başka bir çadır da yoktu. O gece sabâha kadar yağmur yağdı, seller aktı. Sabâh namâzını kıldıktan sonra, talebelerine ve diğer dostlarına; “Siz yağmur altında iken, ben çadırda durmayı tercîh etmedim,” buyurdu. Bunun üzerine, kendisinin çadırda bulunması sebebiyle, edebinden yanına girip de geceleyemeyecek olan talebelerinin, yağmur altında kalmalarını istemediğini anladılar. Kendisi çadırdan uzaklaşıp, geceyi çadırın dışında bir yerde geçirmişti.”
Talebelerinden Şeyh İyân şöyle anlatmıştır:
Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleriyle "kuddise sirruh", bir bahâr mevsiminde yola çıkmıştık. Yolumuz, sel sularıyla dolup taşarak akan bir dereye rastladı. Karşıya geçmemiz icap etti. Talebeler karşıya geçmek üzere saz ve kamışlardan sal yapıp, sudan geçtiler. Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri de karşıya geçmek için sallardan birine bindi. Beni de yanına aldı. Hareketten biraz sonra, derenin ortasında suyun büyük bir hızla aktığı noktaya gelmiştik. Bindiğimiz salın kamışları çözülmeye başladı. Sular, bağlar gevşediğinden kamışları ve sazları sökerek salı dağıtıyordu. Ben çok korktum. Karşı sâhile bir ok atımı mesâfe vardı. Suyun şiddetle aktığı yeri aşıp karşıya ulaşmamız mümkün değildi. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri bu hâle hiç aldırmadan oturuyordu. Kamışlar git gide biraz dahâ çözülüp dağılıyor, ben ise korkudan eriyordum. Hocamın yanında, onun rûhâniyyetine, tasarrufuna sığınıp, tevekkülle bekledim. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri bu durum karşısında birdenbire “Allah!” diye bağırdı. Derin bir ürperti geçirerek, netîceyi bekledim. Bindiğimiz sal, suyun en şiddetli aktığı noktayı geçti. Sazlardan ve kamışlardan hiçbiri çözülmeden, sal karşı kıyıya ulaştı. Kıyıya gelince, hocam bana; ”Kalk!” buyurdu. Kalkıp, sal üzerinden kıyıya atladım. Kendisi de indi. Mübârek ayaklarını yere basar basmaz, sal birdenbire bir çöp yığını hâline gelip, su üzerinde dağılıverdi.”
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 18 - 8
Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri
Mevlâ’nâzâde Nizâmeddîn anlatır: “Kış zamânıydı. Günlerin en kısa olduğu bir mevsimde, Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleriyle "kuddise sirruh" bir köyden bir köye gidiyorduk. İkindi namâzını yolda kıldık. Güneş solmaya başlamış ve ufuk çizgisine yaklaşmıştı. Menzilmiz gâyet uzaktı ve bu vaziyette oraya gecenin geç sâatlerinden evvel varmak ihtimâli yoktu. Etrafta ise barınılacak hiçbir yer bulunmuyordu. Her taraf bozkırdı. Kendi kendime; “Menzil ırak, vakit akşâm, yol korkunç, hava soğuk, sığınılacak yer yok; hâlimiz ne olacak?” diye düşünmeye başladım. Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri "kuddise sirruh", atını hızla sürüp gidiyor ve hiçbir telâş eseri göstermiyordu. İçimden bu düşünceler geçince, başlarını bana döndürdüler ve; “Yoksa korkuyor musun?” diye sordular. Sükût ettim. “Atını sıkı sürüp yol almaya bak! Belki güneş batmadan menzilmize ulaşırız” buyurdu. Böylece atlarımızı sıkı sürerek yol almaya başladık. Bir hayli gittikten sonra, güneşin yerinde durduğunu gördüm. Ufka yakın bir noktada ve göğe çivilenmiş gibiydi. Köye girer girmez, sanki güneş söndürülmüş gibi, birdenbire zifirî karanlık içinde kaldık.”
Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin "kuddise sirruh" talebelerinden, ticâret işlerine bakan Mevlâ’nâ Necmeddîn şöyle anlatmıştır: Bir defasında büyük bir kervan hâlinde, develerimiz ticâret eşyâsı yüklü olarak dönerken, eşkıyâ yolumuzu kesti. Kervanda bulunanlar, eşkıyâyı görünce, büyük bir dehşete kapıldı. Mallarını gitmiş, kendilerini de esir edilmiş düşündüler. Ben içimden dedim ki; Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin bana emânet edilmiş mallarını, cenk etmeden eşkıyâya teslîm etmek talebelik şânına uymaz. Böyle bir hareket mertlik ve insanlıktan uzaktır. En iyisi, hocamın mallarını muhâfaza etmek yolunda şehit olmaktır. Böyle düşünüp, Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin rûhâniyyetinden yardım isteyerek kılıcımı çektim. O ânda kendimi, hocam Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri şeklinde gördüm ve eşkıyâ üzerine at sürerek, kılıç sallamaya başladım. Sonunda eşkıyânın kervanı bırakıp kaçtığını gördüm. Hâlbuki eşkıyâ bizden fazla idi. Benim maksadım şehit olmaktı. Kervandakiler, bu hâle benden dahâ çok hayret etti. Kaldı ki, ömrümde hiç cenk etmemiştim ve çarpışma nedir bilen bir insan da değildim. Bu işin Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin "kuddise sirruh" tasarrufu ile olduğunu anladım. Huzûruna gittiğimde, hâdiseyi bütün teferruatıyla anlattım. Buyurdu ki: “Za’îfler, kuvvetli düşmanla karşılaştıkları zamân, kendi kuvvetlerinden geçerler ve büyüklerin rûhâniyyetinden yardım isterlerse, Allahü teâlâ onlara öyle bir kuvvet verir ki, onunla düşmanlarını yenerler.”
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 18 - 9
Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri
Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin "kuddise sirruh" yakınlarından biri, bir defasında harâm bir işi yapmak üzere iken, Ubeydüllah-i Ahrâr birdenbire; “Ne yapıyorsun?” diye seslenip, îkâz etti. O kimse yerinden fırlayıp, kendine geldi ve harâm işlemekten vazgeçti. Biraz sonra Ubeydüllah-i Ahrâr evine gelip; “Allahü teâlâ’nın yardımı olmasaydı, şeytâna kapılmış gitmiştin!” buyurdu. Yine aynı kişi, bir gece şarâp içmek istedi. Bir yakınını, gece karanlığında kendisine şarâp alıp getirmesi için gönderdi. Gönderdiği kimse şarâbı alıp gelince, onun bulunduğu evin önünde durup, şarâp testisini yukarıdan sarkıttığı bir sepete koydu. O da sepeti yukarı çekmeğe başladı. Çekerken, sepet duvara çarpıp ipi koptu, yere düştü ve şarâp testisi kırıldı. Şarâp isteyen kimse, bilinmesinden korkarak, sabâhleyin erkenden kalkıp kırılan şarâp testisinin parçalarını topladı. Bundan hemen sonra, Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri "kuddise sirruh" o kimsenin evine geldi. “Gece yukarı çektiğin testinin sesi kulağıma geldi. Eğer o testi kırılmasaydı, benim kalbim kırılacaktı ve bir dahâ seninle buluşmama imkân kalmayacaktı” buyurdu.
Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri, zamânının sultânları üzerinde büyük bir tesîre sâhipti. Sultânlara sözü geçer, Müslümânların râhatı için onlara nasîhat ederdi. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamânımızda hiçbir şeyh kendisine talebe bulamazdı. Fakat bize başka vazîfe verildi. Bizim işimiz, Müslümânları zâlimlerin şerrinden korumaktır. Bu sebeple, pâdişâhlar ile görüşmek ve onların gönlünü avlamak, dilediğimiz istikâmete çevirmek bize vazîfe olmuştur. [Yani emir-i ma’rûf ve nehy-i münker ederdi.]
Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri zamânının en büyük velîsi idi. İnsanların dünyâ ve ahrette se’âdete, kurtuluşa ermeleri için gayret eder, onlara İslâmiyyetin emir ve yasaklarını anlatırdı. Bir sohbeti sırasında buyurdu ki: İkindi namâzından sonra öyle bir vakit vardır ki, o vakitte amellerin en iyisiyle meşgûl olmak lâzımdır. Bazıları demişlerdir ki: “O saatte amelin en iyisi muhâsebe, insanın kendini hesâba çekmesidir. Öyle ki, gece ve gündüz geçirdiği sâatler içinde yaptığı işleri gözden geçirip, ne kadar zamânı tâ’at, ne kadar zamânı günâh işlemekle geçirmiş, hesap etmelidir. Tâ’at ile geçirdiği zamânı için şükür etmelidir. Günâh ile geçen zamânı için de istiğfâr etmelidir.” Bazıları da şöyle demişlerdir: “Amellerin en iyisi, bir büyük zâtın sohbetine kavuşmak için gayret göstermek ve o zâtın sohbetinde, gönlünü Allahü teâlâ’dan başka her şeyden çevirmesidir,” demişlerdir ki, en iyi amel, Allahü teâlâ’dan başka her şeyden yüz çevirip, Allahü teâlâ’ya dönmektir.”
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 18 - 10
Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri
Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri “kuddise sirruh”, Allah adamlarıyla ve akıllılarla berâber bulunmayı, gâfil ve câhil kimselerden de uzak durmayı tavsiye ederek buyurdu ki: “Bir gün Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine “kuddise sirruh”, sohbet sırasında bir fütur, dağınıklık hâli gelmişti. Bunun üzerine; “Meclismize bir bîgâne, gâfil girmiştir. Bu hâl ondan dolayıdır. Onu arayıp bulunuz,” buyurdu. Talebeleri iyice aradıktan sonra, böyle birinin bulunmadığını söyleyince; “Bastonların bulunduğu yere bakınız,” dedi. Talebeleri oraya bakınca, bir bîgânenin asâsını bırakmış olduğunu anladılar. O asâyı oradan çıkarıp attılar.”
Bir gün Ubeydüllah-i Ahrâr’ın talebelerinden biri, gâfil bir kimsenin elbisesini giyip, sohbetine gelmişti. Oturduktan bir müddet sonra, hocası; “Bu mecliste bir gâfilin kokusu geliyor,” dedikten sonra, o talebeye dönüp; “Bu koku senden geliyor, yoksa bir gâfilin elbisesini mi giydin?” dedi. O talebe hemen dışarı çıkıp, o elbiseyi değiştirip geldi.
Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri kendisi sâlih ameller işlediği gibi, talebelerine ve sevenlerine de sâlih ameller işlemelerini tavsiye ederdi. Hattâ insanın yaptığı iyi veyâ kötü işlerin cansızlara bile tesîr edeceğini bildirerek buyurdu ki: “İnsanların amelleri, işleri ve ahlâkı, cansız şeylere de tesîr eder. Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin bu hususta çok keşfi vardır. Bu bakımdan, kötü işlerin işlendiği bir yerde yapılan ibâdet ile, iyi işlerin işlendiği yerde yapılan ibâdet birbirinden kıymetçe farklıdır. Bunun içindir ki, Kâ’bede kılınan iki rek’at namâz, başka yerlerde kılınan bin rek’at namâza bedeldir.”
Bir gün annesi tarladan kaldırdığı buğdayları, biriyle Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerine gönderdi. Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri buğdayları ambara koymakla meşgûl iken, buğdayları getiren kimse, boş çuvallarını alıp gitti. Nereye gittiği ve hangi yoldan gittiği belli değildi. Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri o anda neden bu zavallı ve garip kimseden duâ almadığına üzüldü. İçine garip bir ızdırab çöktü. Buğdayı olduğu gibi bırakıp, koşarak o kimsenin peşine düştü. Yanına vararak tevâzu’ ile kendisine duâ etmesini istedi ve; “Beni gönlünüze alın. Hâlime biraz inâyet nazarıyla bakın. Belki duânız ve himmetiniz bereketiyle, Allahü teâlâ beni afv eder, merhâmet eder de yolum açılır,” dedi. Onun yüzüne şaşkın ve hayret dolu ifâdelerle bakan zât; “Zan ediyorum ki Türk şeyhlerinin söyledikleri; “Her geleni Hızır bil, her geceyi Kadir bil” sözüne göre hareket ediyorsun. Fakat ben hiçbir özelliği olmayan, kendi hâlinde yaşayan bir kimseyim. Elimi yüzümü bile layığı ile yıkamayı bilmem. Senin istediğin şeyden ben haberdâr değilim. O bende yoktur,” dedi. Ubeydüllah-i Ahrâr duâ etmesi için yalvarmaya devâm etti. O kimse, Ubeydüllah-i Ahrâr’ın yalvarışına dayanamayarak ellerini kaldırdı ve; “Allahü teâlâ senin kalp gözünü açsın” diye duâ etti. Bu duâ bereketiyle Ubeydüllah-i Ahrâr’ın kalbinde açılmalar oldu.
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 18 - 11
Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri
Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri "kuddise sirruh", bir ilkbahar mevsiminde, Heratdan Taşkende gitmek üzere yola çıkmıştı. Akşâm olunca, yolda bir talebesinin bulunduğu yere ulaşmış ve o gece orada misâfir olmuştu. Bu talebesi şöyle anlatmıştır: ”Gece yatacağımız zamân bana; “Sen benim yattığım odada yat!” dedi. Bunun üzerine onun yattığı odada, ondan uzak bir köşeye çekilip, orada geceledim. Gece yarısı ismimi söyleyip; “Uyuyor musun! Uyanık mısın?” dedi. Ben de; “Uyumuyorum efendim,” dedim. “Hemen kalk, kıymetli eşyâlarını topla ve derhâl dışarı çık!” buyurdu ve kendisi de süratle dışarı çıktı. Bu çevrede olanları da uyandır. Kıymetli eşyâlarını toplayıp, hayvanlara yüklesinler. Beni takip edip peşimden geliniz?” dedi. Süratle uzak bir tepeye doğru yürüdü. Biz de hemen toparlanıp onu takip ettik. Tepeye çıkıp, üzerinde durdu. Biz de yanında durduk. Bizimle gelenler, bu duruma şaşırarak; “Sebep nedir ki, gece yarısı uykumuzu bölüp buraya geldik,” diyorlardı. Bir kısmı da ihmâl gösterip, gelmemişti. Biz tepe üzerinde iken, birdenbire korkunç bir sel geldi. Önüne gelen ağaç, kaya, duvar, ev ve ne varsa süpürüp götürüyordu. Ayrıldığımız ev de sel suları içinde kalmış, gelmeyenler de sele kapılmıştı. Kendilerini, selle uzun bir mücâdeleden sonra zor kurtardılar. Pek çok yeri harap eden bu selin, o beldede bir benzeri görülmemişti. Sele kapılmaktan kurtulanlar, Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin bu kerâmetini görerek, onun büyük bir velî olduğunu anladılar. Ona dahâ çok bağlanıp, sevdiler.”
Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri "kuddise sirruh, Taşkentden Semerkanda hicret etmeden önce, hizmetkârlarından birine, Semerkanda gidip, kendisine birkaç kutu saf bal almasını emir etmişti. Hizmetkâr gidip, emir edildiği gibi balı satın aldı. Kutuları da gâyet güzel bir şekilde sarıp, dönmeye hâzırlandı. Tam döneceği sırada, tanıdığı bir esnafın dükkânına gidip, biraz konuşmak üzere oturdu. Bal kutularını da önüne koydu. Onlar konuşurken, güzel bir kadın içeri girdi. Hizmetkâr, tanıdığı esnaf ile konuşurken, birkaç kere kadına şehvet nazarı ile baktı. Sonra da oradan kalkıp yola çıktı. Taşkende gelince, balları Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerine götürdü. Kutuları koyunca, Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri kaşlarını çatıp; “Ey se’âdetden mahrum kimse, ben sana bal ısmarlamıştım! Sen bana şarâp mı getiriyorsun?” dedi. Hizmetkâr; “Aman efendim, ben size emriniz üzere saf bal getirdim!” dedi. Bunun üzerine kutuları açınca, hepsinin şarâp olduğunu gördüler. Hizmetkâr, bu işin kadına bakması sebebiyle olduğunu düşünerek, hatâsını anladı ve tövbe etti.
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
Tags for this Thread
Yetkileriniz
- You may not post new threads
- You may not post replies
- You may not post attachments
- You may not edit your posts
Forum Rules