+ Konu Cevaplama Paneli
Sayfa 2 Toplam 2 Sayfadan BirinciBirinci 1 2
11 den 15´e kadar. Toplam 15 Sayfa bulundu

Konu: ALTIN HALKA - 18 Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri

  1. #11
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart

    ALTIN HALKA - 18-12
    Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri


    Ubeydüllah-i Ahrâr’ın "kuddise sirruh" torunu Hâce Muhammed Kâsım’dan şöyle nakil edilmiştir: “Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri, bir gün öğleden sonra, âniden atının hâzırlanmasını istedi. Atı hâzırlanınca, binip Semerkanddan süratle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da ona tâbi’ olup, takip ettiler. Biraz yol aldıktan sonra, Semerkandın dışında bir yerde talebelerine; ”Siz burada durunuz!“ buyurdu. Sonra atını Abbâs Sahrâsı denilen sahrâya doğru sürdü. Talebeleri arasında Mevlâ’nâ Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet dahâ peşinden gidip takip etmişti. Bu talebesi şöyle anlattı: “Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri "kuddise sirruh" ile sahrâya vardığımızda, atını sağa sola sürmeye başladı. Sonra birdenbire gözden kayboldu.”

    Ubeydüllah-i Ahrâr "kuddise sirruh" dahâ sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sorduklarında; “Türk Sultânı Sultân Muhammed Hân (Fâtih), kâfirlerle harp ediyordu. Benden yardım istedi. Ona yardım etmeye gittim. Allahü teâlâ’nın izniyle gâlip geldi. Zafer kazanıldı” buyurdu.

    Bu hâdiseyi nakleden ve Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin torunu olan Hâce Muhammed Kâsım, babası Hâce Abdülhâdînin şöyle anlattığını nakil etmiştir: ”Bilâd-ı Rûma (Anadoluya) gittiğimde, Sultân Muhammed Fâtih Hânın oğlu Sultân Bâyezîd Hân, bana, babam Ubeydüllah-i Ahrâr’ın şeklini ve şemâilini tarîf etti ve; “O zâtın beyâz bir atı var mıydı?” diye sordu. Ben de tarîf ettiği bu zâtın, babam Ubeydüllah-i Ahrâr olduğunu ve beyâz bir atının olup, bazen ona bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultân Bâyezîd Hân, bana şöyle anlattı: Babam Sultân Muhammed Fâtih Hân bana şunları söyledi: “İstanbul’u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir ânında, Şeyh Ubeydüllah-i Ahrâr Semerkandînin "kuddise sirruh" imdâdıma yetişmesini istedim. Şekil ve şemâilini tarîf ederek şu vasıfta ve şu şekilde ve beyâz bir at üzerinde bir zât yanıma geldi; “Korkma!” buyurdu. Ben de; “Nasıl endîşelenmeyeyim, küffâr çok,” dedim. Ben böyle söyleyince, elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm. “İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, üç defa kös vur ve orduna hücûm emri ver,” buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücûma geçti. Böylece düşman hezîmete uğradı. İstanbul’un fetih işi gerçekleşti.”

    -devamı var-



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



  2. #12
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart

    ALTIN HALKA - 18 - 13
    Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri

    Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri "kuddise sirruh" şöyle anlatmıştır: “Çocukluğumda rüyada kendimi Şeyh Ebû Bekr-i Şâşînin mezârı yanında gördüm. Mezârın eşiğinde Îsâ aleyhisselâm vardı. Hemen ayaklarına kapandım. Elleri ile başımı kaldırıp; “Gam çekme! Seni ben terbiye edeceğim!” buyurdu. Rüyayı anlattığım zâtlar, tıp ilmi ile tabîr ettiler. Yani tıp ilminden nasibim olacağını söylediler. Ben bu tabîre râzı değildim. Tabîrim şuydu: Îsâ aleyhisselâm, ölüleri dirilten bir Peygamberdir. Evliyâdan ihyâ sıfatına mazhar büyüklere de “Îsevî meşrep” denirdi. Mâdem ki, Îsâ aleyhisselâm bu fakîrin terbiyesini üzerine aldılar, demek bana ölü kalpleri ihyâ sıfatı verilecek. Nitekim kısa bir zamân sonra, Allahü teâlâ bana öyle bir hâl ve kuvvet bahşetti ki, bende o manâ, kemâliyle meydâna geldi. Vâsıtamızla nice ölü kalpler, gaflet karanlığından şühûd ve huzûr ışığına çıktılar.”

    Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri "kuddise sirruh", zamânındaki tasavvuf ehli geçinenlerin durumunu bildirerek buyurdu ki: “Zamânımızda ehl-i irâdet, mürit, talebe olmak kâbiliyetine sâhip olanlar azdır. Bir âlim, büyüklerden birine haber gönderip; “Burada mürit olacak vasıflı insan azdır. Sizin orada bu vasfı taşıyan kimseler varsa bize gönderiniz!” demiştir. Bu haberi alan büyük zât, bir mektup yazarak şöyle cevab vermiştir: “Bahsettiğiniz vasıfta mürit olacak kimseler bizim burada yoktur. Eğer şeyh isterseniz çoktur. İstediğiniz kadar gönderelim!”

    Bir sohbeti sırasında büyüklerin hâllerinden anlatarak şöyle buyurdu:

    “Evliyânın meşhûrlarından olan Şiblî hazretleri "rahmetullahi aleyh", tasavvuf büyüklerinin yoluna girdiği sırada, babası Vâsıt şehrinin hâkimi, vâlîsi idi. Önce Muhammed Hayrın huzûrunda tövbe etti. Sonra Muhammed Hayr hazretleri onu Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine "kuddise sirruh" gönderdi. Göndermesindeki sebep; Şiblî hazretlerinin, Cüneyd-i Bağdâdî’nin akrabâsı olmasıydı. Böylece edebe riâyet etmiş oldu.

    Şiblî "rahmetullahi aleyh", Cüneyd-i Bağdâdî’ye talebe olunca; önce ona yedi sene ticâret yapmasını ve bu ticaretten elde ettiği kazancını, o zamâna kadar olan günâhlarının afvı için sadaka olarak dağıtmasını emir etti. Sonra onu tasavvufta yetiştirip, yüksek derecelere kavuşturdu.”

    “Sehl bin Abdüllah Tüsterî hazretleri "rahmetullahi aleyh", Allahü teâlâ’nın rızâsına kavuşmak için öyle riyâzet yapıp, zikre dalmıştı ki, bir gün ağzından ve burnundan kan geldi. Yere düşen her damla kanı “Allah” yazıyordu. Bundan sonra hocası ona, tasavvufta her ân Allahü teâlâ’yı hâtırlamak ve kendisini gördüğünü düşünmek gibi manâlara gelen “Yâd-ı daşt” makâmı üzere olmasını emir etti.”

    -devamı var-



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



  3. #13
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart

    ALTIN HALKA - 18 - 14
    Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri


    Buyurdular ki;

    Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden “Mesh” yani sûretinin değiştirilmesi, hayvan sûretine döndürülmesi kaldırılmıştır. Fakat bâtından, manen sûretin değişmesi kaldırılmamıştır. Bâtından sûretin hayvan sûretine çevrilmiş olmanın alâmeti, büyük günâh işleyen kimsenin bu günâhları işlemekten, bâtının, kalbinin elem duymaması, işlediği harâmlar sebebiyle müteessir olmaması, fısk ve isyân olan işlerde ısrâr etmesidir. Bu öyle bir dereceye ulaşır ve işlediği büyük günâhlardan dolayı kalbi o kadar kararır ki, artık tembih ve nasîhat da yapılsa gafletten uyanmaz.

    Bizim makâmımızda edepli olmak lâzımdır. Bu edeb de, kulun kendi irâdesini bırakıp, Rabbinin irâdesine teslîm olmasıdır.

    Tasavvuf; vakti, en değerli olan şeye sarf etmektir.

    İnsanın kıymeti; idrâkinin, zekâsının, bu yolun büyüklerinin hakîkatlerini anladığı kadardır.

    Dervişlik, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir.

    Allahü teâlâ’dan gelen belâlara sabırlı, hattâ şükür edici olmak lâzımdır. Zîrâ, Allahü teâlâ’nın birbirinden acı belâları çoktur.

    Zikr bir kazma gibidir ki, onunla gönülden yabancı duygu dikenleri temizlenir.

    İbâdet; emirlere uyup, amel etmek, nehy edilen şeylerden sakınmaktan ibârettir. Ubûdiyyet, kulluk da bu şekilde Allahü teâlâ’ya yönelmektir.

    İnsanın yaratılmasından murat, kulluk yapmasıdır. Kulluğun özü de, her hâlinde Allahü teâlâ’yı hiç unutmamaktır.

    -devamı var-



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



  4. #14
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart

    ALTIN HALKA - 18 - 15
    Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri

    Buyurdular ki;

    İlim iki çeşittir: Biri verâset ilmi, biri de ledün ilmidir. Verâset ilmi çalışarak elde edilir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”; (Kim bildikleriyle amel ederse, Allahü teâlâ ona bilmediklerini öğretir) buyurdu. İlim-i ledün ise, Allahü teâlâ’nın ihsânıdır. Çalışmadan elde edilir. İlâhî bir mevhibedir. Kullarından dilediğine verir.

    Biz bu yolu, tasavvuf kitâplarından değil, halka hizmetten elde ettik. Herkesi bir yola götürürler. Bizi de hizmet yoluna götürdüler.

    Bütün hâlleri ve buluşları bize verseler, fakat Ehl-i sünnet vel-cemâ’at itikâdını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi harâp, istikbâlimi karanlık bilirim. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi Ehl-i sünnet itikâdı ile süsleseler, hiç üzülmem.

    Söz, yüce bir şeydir. Zamânında ve yerinde olmalıdır.

    Söz söylemek, dilin gönülle, gönlün de Hak ile olduğu zamân makbûldür.

    Seyyidlerin bulunduğu bir memlekette ben oturamam. Zîrâ, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” bağlı bir nesepten gelmenin şerefini taşıyanlara, lâyık oldukları tâzimi gösterememekten korkuyorum.

    Bizim yolumuzda, el helâl kârda, gönül ise hakîkî yârdadır.

    Himmet etmek; Allahü teâlâ’nın isimleri ile münâsebeti olan bir zâtın, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurması demektir. Bu şeye teveccüh eder. Kalbine bundan başka hiçbir şey getirmez. Yalnız, o işin yapılmasını ister. Allahü teâlâ da o işi yaratır. Allahü teâlâ’nın âdeti böyledir. Kâfirlerin himmet ettikleri şeylerin de hâsıl oldukları görülmüştür. Allahü teâlâ, bana bu kuvveti ihsân etmiştir. Fakat, bu makâmda edep lâzımdır. Edep de, kulun kendisini Allahü teâlâ’nın irâdesine tâbi’ etmesidir. Kendi irâdesine tâbi’ olmamak, Allahü teâlâ’nın takdîrini beklemek lâzımdır.

    -devamı var-
    Konu dutkmd tarafından (22-05-2009 Saat 19:28 ) değiştirilmiştir.



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



  5. #15
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart

    ALTIN HALKA - 18 - 16
    Ubeydüllah-i Ahrâr"rahmetullahi aleyh" hazretleri

    Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri "kuddise sirruh" buyurdu ki:
    Benim birkaç günlük hayâtımı fırsat bilip, Allahü teâlâ’ya bağlanmayan sizler, ya benden sonra ne yapacaksınız? Bu fırsatı ganîmet bilin, bu nimet elden giderse pişmân olursunuz. Son pişmânlığın fâidesi olmaz.

    Ömrünü İslâm dîninin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek, vaaz ve nasihatleriyle insanların kurtuluşuna vesîle olmak için geçiren Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri "kuddise sirruh" 895 [m. 1490] senesi Muharrem ayının başında hastalandı. Hastalığı seksen dokuz gün sürdü. Vefâtından on iki gün önce; “Eğer sağ kalırsak, beş ay sonra seksen dokuz yaşım tamâm olup, doksana girerim. Bazı büyükler, ömrünün yıl sayısı ile hasta yattığı gün sayısı arasındaki uygunluğu; (Bir günlük hastalık (humma), bir senenin kefâretidir) hadîs-i şerîfinde buyrulan husûsa uygun olduğunu söylemişlerdir,” buyurdu.

    895 [m. 1490] senesi Rebî’ul-evvel ayının sonunda, bir Cuma günü hastalığı ağırlaştı ve sekerât-ı mevt hâli Cuma günü öğle vaktinde başlamıştı. Tam o sırada, Semerkandda büyük bir zelzele oldu.

    Vefât ettiği gün, akşâm vakti hastalığı pek şiddetlenmişti. “Akşâm namâzının vakti girdi mi?” diye sordu. “Evet girdi,” dediler. Akşâm namâzını îmâ ile kıldı. Yatsı vakti girdiği sıralarda, son nefeslerini veriyordu.

    Vefâtı sırasında huzûrunda bulunan talebelerinden Hâce Muhammed Yahyâ şöyle anlatmıştır: (Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin "kuddise sirruh" mübârek nefeslerinin kesilmesi yaklaştığı sırada, akşâm ile yatsı arasında bir vakitte idik. Bulunduğu odada birkaç lâmba yaktılar. Ev son derece aydınlık olmuştu. Bu sırada Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin iki kaşı arasından, birdenbire şimşek gibi bir nûr çıkıp, öyle parladı ki, evde yanmakta olan lâmbalar, o nûr arasında sönük kaldı. Herkes bu nûru gördü. Bu nûr parladıktan sonra, Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri son nefesini verip, vefât etti. Vefât ettiği sırada da şiddetli bir zelzele oldu.)

    Ubeydullah-i Ahrârın bir talebesi de Haydâr Babadır "rahmetullahi aleyh". Kırk sene devâmlı İstanbul Eyyûb Câmii’nde itikâf etti. Kânûnî Sultân Süleymân bu zâtın üstün hâllerini işitince, Eyyûb Nişâncası ile Haliç arasında, Cezerî Kâsım Pâşa Câmii’ne inen yol üzerinde “Haydâr Baba Mescidi”ni yaptırdı. Haydâr Baba, 957 [m. 1550]de vefât etti. Kabri, mescide girerken solda, set üstündedir.



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



+ Konu Cevaplama Paneli

Tags for this Thread

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147