-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 19 -Kâdî Muhammed Zâhid "rahmetullahi aleyh" hazretleri
ALTIN HALKA - 19 - 1
Kâdî Muhammed Zâhid "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Kâdî Muhammed Zâhid-i Semerkandî, derin âlim ve veliy-yi kâmil idi. Rûh bilgilerinin mütehassısı idi. Dokuzyüzotuzaltı 936 [m. 1530] senesinde Hisârın Vahş köyünde vefât etdi. Önce çok riyâzet ve mücâhede yapdı ise de, Ubeydüllah-i Ahrâr “kuddise sirruh” hazretlerinin teveccühü ile birinci sohbetinde kemâle kavuşdu. Ya’kûb-i Çerhî hazretlerinin kızının oğludur. (El-Hadâik-ul-verdiyye) kitâbında kerâmetleri yazılıdır. (Silsile-tül’ârifîn) kitâbı meşhûrdur. (Mesmû’ât-i mevlânâ kâdî Muhammed Zâhid) kitâbı Mîr Abdülevvele âid olup, Süleymâniyye kütübhânesi (Es’ad efendi) kısmında [1715] sayıda mevcûddur. (Hakîkat Kitâbevi) tarafından 1414 [m. 1993] de neşr edilmişdir. Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin fârisî sözleridir. Yetişdirdiği Velîler arasında, hemşîresinin oğlu mevlânâ Dervîş Muhammed, bu silsilenin büyüklerindendir.
Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka davet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve "Silsile-i âliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin ondokuzuncusudur.
Asîl ve ilim ehli bir âileye mensup olan Muhammed Zâhid hazretleri "kuddise sirruh", küçük yaşdan itibâren ilim öğrendi. Lüzûmlu dînî bilgileri öğrendikten sonra, tasavvufa yöneldi. Nefsini ıslah edebilmek için, çok gayretler sarf etti. Riyâzet çekerek ve mücâhede yaparak, Allahü teâlâ’nın rızâsına kavuşmaya çalıştı. Daha sonra büyük velî Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerine "kuddise sirruh" talebe oldu.
-devamı var-
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi
www.huzurpinari.com
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 19 - 2
Kâdî Muhammed Zâhid "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Kâdı Muhammed Zâhid hazretleri “kuddise sirruh”, asrının âlimlerinin en büyüklerinden olup, tasavvuf ilminde ve hallerinde mütehassıs ve ilahi sırların gizliliklerine vâkıf idi. Kendisinden sonra, kız kardeşinin oğlu Derviş Muhammed, yetiştirdiği velîler arasında en büyüğüdür. Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin hizmetine girip, on iki sene müddetle onun kalplere şifâ olan sohbetlerinde bulunup, tasavvufta yüksek derecelere yükseldi. Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri onu tam olarak yetiştirdi. Çünkü o, Ya’kûb-ı Çerhî hazretlerinin torunu idi. Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri, hocası Ya’kûb-ı Çerhî’nin torununa, dahâ çok itinâ ve iltifât gösterip, yetiştirdi.
Evliyâ zâtların hayâtlarını, sözlerini, güzel hâl ve kerâmetlerini (Silsiletü’l-Ârifîn) adlı eserinde topladı. Hocasının gönüllere şifâ olan sohbetlerinden dinlediklerini (Mesmûât-ı Mevlâ’nâ Kâdî Muhammed Zâhid) adlı eserinde topladı. Fârisî olan bu eser, 155 varak olup, İstanbul Süleymâniye Kütüphanesinde Es’ad efendi kısmında vardır. İstanbul’da, (Hakîkat Kitâpevi) tarafından bastırılmıştır.
Bu eserinden bazı bölümler şöyledir:
İnsanın yaratılmasından maksat, kulluk yapmasıdır. Kulluğun asılı ve özü ise, her hâl ve vaziyette Allahü teâlâ’yı unutmamak, gâfil olmamak, tadarru [yalvarma] ve hudû [korku] içinde bulunmaktır.
İbâdet ile ubûdiyet [kulluk] arasındaki fark; ibâdet dînin emir ettiği vazîfeleri yapmak; ubûdiyet ise, kalbin gafletten uzak ve dâimâ Rabbini tazîm eder hâlde olmasıdır.
Temkin makâmına kavuşmak için, zarûretsiz söz söylememek lâzımdır. Çok gülmek ve çok konuşmak kalbi öldürür. Temkin makâmı, huzûr ve âgâhî [gafletten uzak] olmaktan ibârettir ki, bu hâl, gözdeki görmek, kulaktaki işitmek vasfı gibi hiç kaybolmamalıdır. Kendisini Allahü teâlâ’nın her ân gördüğünü bilmelidir. Böyle bir hâle gelen kimsenin konuşması gerekir. Bu hâle kavuştuktan sonra, insanları irşat için konuşmaması gaflettir. Gaflet ise kalbin ölmesi demektir. Kalbin gafletten uzak olması, huzûr ve âgâhî olmasıyladır. Bu nispetin sahibi çok çalışmalı, ihtimâm göstermeli ve bu nispet zamânını iyi muhâfaza etmelidir.
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 19 - 3
Kâdî Muhammed Zâhid "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Kâdî Muhammed Zâhid hazretlerinin "kuddise sirruh" (Silsilet-ül ârifîn) adlı eserinden bazı bölümler şöyledir:
Evliyânın büyüklerinin hâlleri:
Zünnûn-i Mısrî hazretleri "rahmetullahi aleyh" şöyle buyurmuştur: Tasavvuf yolunda, Cenabı Hak’kın dostlarından, sevgili kullarından bazıları o hâle gelmiştir ki, eğer bir büyük zât onlara Allahü teâlâ’nın muhabbetinden, azamet ve celâli ile alâkalı sözler söylerse, muhabbetleri sebebiyle can verecek hâle gelirler.
Şeyh Abdülvâhid bin Zeyd “kuddise sirruh” buyurdu ki: Bir defasında gazâya gitmeye niyet ettim. Bütün talebelerimi topladım. Mecliste bir şahıs, meâl-i şerîfi (Allah yolunda savaşıp düşmanları öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Allah cennet karşılığında satın aldı) olan Tövbe sûresi 111.ci âyet-i kerîmesini okudu. Bunun üzerine on beş yaşlarında bir genç ayağa kalktı. Bu gencin babası vefât etmiş, kendisine pek çok mal, mîrâs kalmıştı. Âyet-i kerîmeyi okuyan zâta dedi ki: “Ey Şeyh! Allahü teâlâ müminlerden canlarını ve mallarını Cennet karşılığında satın aldı mı? Allah yolunda canını ve malını fedâ edene Cennet verilecek mi?” dedi. O zãt da; “Allahü teâlâ’nın kelâmı doğru ve vaadi haktır, dedi. Genç; “Şâhit ol ki ben nefsimi ve malımı Allahü teâlâ’ya sattım,” dedi.
O zât: “Vallahi bu büyük bir iştir. Sen küçüksün. Korkarım ki sabır edemezsin ve çâresiz kalırsın,” dedi. Bunun üzerine o genç; “Ey Şeyh! Bir kimse Cenabı Hakla ahitleşsin ve çâresiz kalsın! Hâşâ ve kellâ. Hiç böyle şey olur mu? Şâhit ol, ben hakîkaten nefsimi ve malımı Allah için fedâ ettim. Allah yoluna adadım ve pişmân olmayacağım,” dedi. Sonra bütün malını sadaka olarak dağıttı. Bizimle birlikte cihat için sefere çıktı. Bize ve hayvanlarımıza hizmet etmeye başladı. Biz uyurken o nöbet tutardı. Gündüz oruç tutar, geceleri namâz kılardı. Hepimiz onun bu hâline hayrân kalırdık. Tâ ki, Rum diyârına vardık. Biz harp hâzırlıklarını yaparken, o genç kendinden geçmiş ve hayrân bir vaziyette; “Aynâ-yı Merdıyyeye müştâkım, ona kavuşmak istiyorum,” der, dururdu. O hâle gelmişti ki, arkadaşlar onun aklının gittiğini zan ediyorlardı. Bir gün onu çağırdım ve; “Bu söylediğin sözün manâsı nedir?” diye sordum.
Dedi ki: “Bir gün uyumuştum. Rüyamda gördüm ki, birisi bana; “Aynâ-yı Merdıyyeye git!” diyordu. Sonra birdenbire bir bahçe karşıma çıktı. Bu bahçenin içinde, suyu berrak ve saf akan bir ırmak vardı. Irmağın kenârında hûrîler duruyordu. Hepsi de öyle süslenmişler ve öyle güzel idiler ki, dilim onu anlatmaktan âcizdir. Beni görünce birbirlerine; “Müjde! İşte Aynâ-yı Merdıyyenin zevci “ dediler. Onlara selâm verdim ve; “Aynâ-yı Merdıyye sizin aranızda mı?” dedim. “Bizim aramızda değil, biz onun hizmetçileriyiz, dahâ ileri git,” dediler. İlerledim. Bir başka bahçe gördüm. İçinde her dürlü güzellikler vardı. Hâlis sütten bir nehir gördüm. Nehir kenârında benzerini o âna kadar görmediğim güzellikte hûrîler vardı. Onların güzelliğine hayrân oldum. Beni görünce birbirlerine baktılar ve; “Müjdeler olsun ki bu, Aynâ-yı Merdıyyenin zevcidir” dediler. Onlara da selâm verdim ve; “Aynâ-yı Merdıyye sizin aranızda mıdır?” diye, sordum. “Hayır biz onun hizmetçisiyiz,” dediler. İlerledim.
Bir Cennet ırmağına rastladım. Etrâfında hûrîler vardı. O kadar güzeldiler ki, bunları görünce önceki gördüğüm hûrîleri unuttum. Onlara da selâm verdim. “Sana da selâm olsun ey Allahü teâlâ’nın velî kulu,” dediler. “Aynâ-yı Merdıyye sizin aranızda mı?” dedim. “Hayır biz onun hizmetçileriyiz, ileri git” dediler. İlerledim. Saf bal akan bir ırmağa vardım. Bu ırmağın da etrâfında hûrîler vardı. Bu hûrîler güzellikte öncekilerden dahâ üstün idi. Öyle ki, öncekilerin hepsini unuttum. Selâm verdim ve; “Aynâ-yı Merdıyye sizin aranızda mı?” diye sordum. Hayır bu gördüklerin hepsi onun hizmetçisidir, ileri git,” dediler. İlerledim. Tek bir inciden yapılmış, ipleri nûrdan bir çadır gördüm. Kapısında ay yüzlü bir hizmetçi bekliyordu. Bu hizmetçi öyle güzeldi ki, göz hayrette kalıyordu. Beni görünce; “Ey Aynâ-yı Merdıyye! İşte sana eş olacak kimse geldi,” dedi. Çadıra yaklaşıp içeri girdim. Aynâ-yı Merdıyye (hûrî) inci ve yâkut kaplı altın bir taht üzerinde oturuyordu. Onu görür görmez meftûn oldum. Bana; “Hoş geldin ey Allahın Evliyâ kulu,” dedi. Yaklaştım. Boynuna sarılmak istedim. “Sabır et, sen dünyâdasın, henüz vakit var. Yarın gece bizim yanımızda olacaksın,” dedi. Sonra birden bire uyandım. “Ey Şeyh! O güzelliğe kavuşmak için sabırsızlanıyorum. Hiç sabrım kalmadı,” dedi. Sonra savaş başladı. Genç de savaşıp kahramânlıklar gösterdi. Büyük bir yara alıp yere düşmüştü. Onu kaldırıp baktıklarında gülüyordu. Gülerek rûhunu teslîm edip, şehit oldu.”
-devamı var-
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
-
Süper Üyemiz
ALTIN HALKA - 19 - 4
Kâdî Muhammed Zâhid "rahmetullahi aleyh" hazretleri
Abdüllah bin Zeyd “radıyallahü anh” şöyle anlatmıştır: “Bir gemiyle yolculuğa çıkmıştık. Gemi rüzgâra kapılıp bir adaya doğru sürüklendi. Adaya yaklaşınca, yanaşıp indik. Adada puta tapan bir adam gördüm. “Neden bu puta tapıyorsun? Bu put, ne fâide sağlar, ne de zarar,” dedim. “Siz kime taparsınız?” dedi. “Her şeyi yaratan, her şeye mâlik olan ve her şeye gücü yeten Allahü teâlâ’ya ibâdet ederiz,” dedim. “Bunu size kim bildirdi?” dedi. “Allahü teâlâ bize kerîm bir Peygamber gönderdi. Onun vâsıtasıyla bize bildirdi,” dedim. “O Peygamber nerededir?” dedi. “Bize Allahü teâlâ’nın gönderdiği dîni bildirip tebliğ vazîfesini tamâmladıktan sonra vefât etti. Allahü teâlâya kavuştu,” dedim. “Ondan size hiçbir alâmet kaldı mı?” dedi. “Evet, O, Allahü teâlâ’dan bir kitâp getirdi. Şimdi o Kitâp (Kur’ân-ı kerîm) bizim yanımızdadır,” dedim. “Bana gösterin,” dedi. Kur’ân-ı kerîmi ona gösterdim. “Ben bunu okumasını bilmiyorum,” dedi. Kur’ân-ı kerîmi açıp ona bir sûre okudum. Ben okurken, o ağladı. Sûreyi okuyup bitirince; “Lâyık olan odur ki, kimse bu kelâmın sahibine âsî olmasın” dedi ve hemen Müslümân oldu. Kur’ân-ı kerîm’den bir kaç sûreyi okumayı ve kendisine yetecek kadar din bilgisi öğrendi. O gece yatsı namâzını kıldıktan sonra yatma zamânı geldi. O yatmayıp sabâha kadar ibâdet etti. Talebelerime dedim ki: “Bu yeni Müslümân oldu. Buna aramızda biraz para toplayıp verelim ki, sıkıntı çekmesin. Parayı toplayıp götürdüğümüzde; “Bu nedir?” dedi. “Bunu al, kendine nafaka yap ki, sıkıntı çekmeyesin,” dedim. “Lâ ilâhe illallah. Ben dahâ önce bu adada iken puta tapardım. Allahü teâlâ’yı bilmezdim. Fakat O beni zâyi’ etmedi, korudu. Şimdi ise Onu tanıyorum. Beni hiç zâyi’ eder mi?” dedi. Üç gün sonra bir haber aldım ki, o yeni Müslümân olan kimse hastalanıp yatağa düşmüş. Hemen yanına koştum. “Bir isteğin, bir hâcetin var mıdır?” dedim. “Benim ihtiyâcımı, her ihtiyâcı gideren Allahü teâlâ karşıladı,” dedi. Bundan bir gün sonra da vefât etti. O gece onu rüyamda gördüm. Bir bahçe içerisinde duruyor. Bahçenin üzerinde yüksek bir kubbe, kubbenin altında bir taht üzerine oturmuş. Yanına da bir hûrî oturmuş. Meâl-i şerîfi (... Melekler de her kapıdan yanlarına vararak şöyle diyeceklerdir: “Sabır ettiğiniz için, size selâm olsun! Âhıret se’âdeti ne güzeldir!) olan Ra’d sûresinin 23 ve 24.cü âyet-i kerîmelerini okuyordu.”
Ömrünü İslâm dîninin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanların dünyâ ve ahırette se’âdete kavuşmaları için sarf eden Kâdî Muhammed Zâhid hazretleri "kuddise sirruh", birçok talebe yetiştirdi. Dervîş Muhammed hazretleri onun yetiştirdiği âlim ve Velîlerdendir. 936 [m. 1530] senesinde vefât eden Kâdî Muhammed Zâhid hazretleri, Semerkanda bağlı Hisarın Vahş köyünde defin edildi. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Kâdî Muhammed Zâhid hazretlerinin kız kardeşinin oğlu olan Mevlâ’nâ Dervîş Muhammed hazretleri "kuddise sirruh" onun vazîfesini yürüttü ve yolunu devâm ettirdi.
Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
"Oğlum sana üç öğüt vereyim!
1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"
Tags for this Thread
Yetkileriniz
- You may not post new threads
- You may not post replies
- You may not post attachments
- You may not edit your posts
Forum Rules