+ Konu Cevaplama Paneli
Sayfa 1 Toplam 3 Sayfadan 1 2 3 SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 23 Sayfa bulundu

Konu: ALTIN HALKA - 35 - Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri

  1. #1
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart ALTIN HALKA - 35 - Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri

    ALTIN HALKA - 35 -
    Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri

    Zâhir ve bâtın ilmlerinde kâmil ve dört mezhebin de fıkh bilgilerinde mâhir, veliy-yi kâmil idi. Rûh bilgilerinin mütehassısı idi. Binikiyüzseksenbir 1281 [m. 1865] senesinde Van vilâyetinin Başkale şehrinde tevellüd, 1362 [m. 1943]de, Eyyûbde Murtedâ efendi tekkesi câmi’i imâmı iken, tevkîf edilip, Ankarada vefât etdi. Bağlumda medfûndur. Babası seyyid Mustafâ, seyyid Tâhâ-i Hakkârînin “kuddise sirruh” oğlu olan, seyyid Ubeydüllahın talebesi idi. Seyyid Mustafâ çok kâmil idi. Gördüğü kimsenin, hangi namâzı kılmadığını, yüzünden anlardı. Bunun babası, seyyid Muhyiddîndir. Onun babası, seyyid Muhammed, bunun babası da, seyyid Abdürrahmândır. İmâm-ı Alî Rızâ bin Mûsâ Kâzım soyundan olup, Seyyid oldukları, Irâkdaki şer’î mahkeme defterlerinde yazılı olduğu gibi, seyyid Abdülkâdir-i Geylânînin torunu olan seyyid Abdürrezzakın mübârek el yazısı ile de tasdîk edilmiş olduğu, Van mebûsu İbrâhîm Arvâsın 1371 [m. 1952] de basdırdığı (Seyâhatnâme-i Kâsım-ı Bağdâdî) kitâbında yazılıdır.

    Son asır âlim ve velîlerinden. İmâm-ı Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım soyundan olup seyyiddir. Hazret-i Ali'ye kadar bütün babaları âlim ve velî idi. Birçoğu zamânının kutbu, devrinin en büyük evliyâsı ve rehberiydi. Babası Seyyid Mustafa, Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin oğlu Seyyid Ubeydullah'ın halîfesiydi. Dînin emir ve yasaklarına bağlılıkta fevkalâde titiz, din bilgilerini yaymada gayretli ve çok cömertti. Âlimlere, bilhassa on yedinci asırda Hindistan'ın Siyalkut şehrinde İslâm âlemini her yönüyle ışıklandırmış olan Abdülhakîm Siyalkûtî hazretlerine pekçok muhabbeti vardı. Bir oğlu olursa ona Abdülhakîm ismini verecekti. Seyyid Mustafa Efendinin bir oğlu olduğu gece, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin torunlarından büyük âlim Seyyid Tâhâ hazretlerinin küçük birâderi Abdülhakîm Efendi kendisinde misâfirdi. Seyyid Mustafa Efendinin içindeki dileğine bu ilâhî hikmet de eklenince, doğan oğluna Abdülhakîm ismini verdi.

    Seyyid Abdülhakîm Arvâsî ilk bilgileri babasının yanında öğrendi. Sonra Başkale'de ibtidâî ve rüştiye mekteplerini bitirdi ve o zaman ilim ve irfan merkezi olan Irak'ın çeşitli şehirlerinde, Müküs kazâsında yüksek âlimlerden, Arap ve Fars dili ve edebiyatı, mantık, münâzara, kelâm, ilâhî ve tabiî hikmet, fen ve matematik, tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf dersleri aldı.

    -devamı var-
    Tam İlmihâl Se'âdet-i Ebediyye

    Evliyâlar Ansiklopedisi

    Ey gözlerimin nûru, ey cândan yakîn cânân!
    Abdülhakîm Arvâsî, hasta rûhlara dermân!

    Bizler nerde siz nerde, perdeler feth olmuyor,
    Sizden uzak kaldıkca, kalbler râhat bulmuyor.

    Sohbetden, muhabbetden, dâim konuşurdunuz,
    Talebe, hocası ile ölçülür, diyordunuz.

    Adım adım, hakîkat yolunu geçmişsiniz!
    Rûhları serhoş eden, şerbetden içmişsiniz!

    Dünyâ yok gözünüzde, kalb sâhibi ile meşgûl,
    Sensin cihânda şimdi, Rabbin en sevdiği kul!

    Tevâzû’, büyüklüğün alâmeti derdiniz,
    Her hareketinizde bunu gösterirdiniz.

    Cihân zûlmetde iken Fehîm nûr saçıyordu,
    O haznedeki esrâr, hep size nasîb oldu!

    Ya Rabbî! Seyyid Fehîm, ne büyük mürşid imiş,
    ölü kalbi dirilten, bir Hakîm yetişdirmiş.

    Resûlullahdan gelen, nûru nakş etmiş size,
    En büyük arzûmuzdur, kavuşmak lutfünüze!

    Nûra kavuşulur mu, bir rehber olmadıkca?
    Kalbleri ihlâs ile, ona bağlamadıkca.
    Konu dutkmd tarafından (30-10-2009 Saat 10:29 ) değiştirilmiştir.



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



  2. #2
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart ALTIN HALKA - 35 - 2Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri


    Seyyid Abdülhakîm Arvâsî "kuddise sirruh" hazretleri, Nehrî'de gördüğü bir rüyâ üzerine tahsîline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyâyı şöyle anlatmaktadır:

    Nehrî isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını âilemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsîl ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyâda Allah'ın Resûlünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risâlet makâmında oturmuşlardı. O'nun heybet ve celâli karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zât... Bu zât sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir suâl sordu: "Hayz zamânında bir kadının, câmiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir câminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resûlünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suâli tekrar sormaması için gâyet yavaşca ve alçak bir sesle; "Dînin sâhibi hazırdır, buradadır." diye cevap verdim. Maksadım, islamiyetin sâhibinin huzûrunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resûlullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesâfede bulunmalarına rağmen cevâbımı duydular. Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defâ emir buyurdular.

    Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin câmiye geliş yolları üzerinde durdum. Kendilerine bir şeyi arzedeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyâmı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. İnşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış." diyerek rüyâmı tâbir etti. Babama; "Kâinâtın efendisi huzûrunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden suâl açılmasının ve cevâbının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resûlullah'ın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevâbı verdi:
    "Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için böyle bir suâl, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işârettir.

    Bu rüyâdan sonra, on sene müddetle, Cumâ gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık îcâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. İnsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım.

    -devamı var-
    Evliyâlar Ansiklopedisi

    Aşkın bağında açan güllere, bülbül olan,
    islâmın hasret ile, beklediği kahramân,
    ma’şûkunun aşkından yanıp yanıp kül olan,
    ağlasa yeri vardır, seni görmiyen zemân!

    İlmîle, irfânîle, sâhib olan (Sıla) ya,
    iki temel bilgiyi, vasleden bir araya,
    dalıp ucsuz bucaksız, o mu’azzam deryâya,
    ve bu Zikr deryâsından en büyük payı alan!

    Kimi sâhile gider, ve bu bana yeter der;
    kimi uzakdan görür, mest olur, başı döner;
    kimi yalnız seyreder, kimi bir katre içer;
    bir sensin, bu deryâdan, içip içip de kanan!

    Kur’ândan, hadîslerden sonra, gelir eserin,
    rûhlara şifâ olan, o mübârek sözlerin,
    baş kumandanısın sen, velîlerin, erlerin!
    ve (Müceddid-i elf-i sânî) adını alan!

    Bize seni duyuran, fıtraten dostun olan,
    ve cihânda bir tekdir, senin izinde kalan,
    (Seyyid Abdülhakîm) O, senin aşkınla yanan,
    hurmetine nasîb et, bize şefâ’atından!

    Eserinle cihânı, yeniden tenvîr eden,
    sihirli bir kuvvetle, bizi kendine çeken,
    ondördüncü yüzyılın, zulmetini gideren,
    (Arvâs)ın ışığıdır, gerisi hayâl, yalan!

    Biz onun talebesi, o sizin tâlibiniz,
    muhakkak aks yapar, o nûrlu kalbleriniz,
    belli, birbirinize, âşıksınız ikiniz,
    ve size âşık olur, (Mektûbât)ı anlıyan!



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



  3. #3
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart ALTIN HALKA - 35 - 3Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri


    Seyyid Abdülhakîm Arvâsî "kuddise sirruh" hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsîr gibi ilimlerin yanında kendisini mânevî yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin halîfesi Seyyid Fehîm-i Arvâsî "kuddise sirruh", rüyâsında Allahü teâlânın Resûlünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Abdülhakîm'in terbiyesini sana ısmarladım." buyurmuştu.

    Nihâyet Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri 1878 (H.1295) yılında Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerinin huzûruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tövbe ve istihâre oldu. İstihârede şöyle bir rüyâ gördü: Seyyid Tâhâ hazretleri, câmide, talebesi Seyyid Fehîm'e şu emri veriyordu: "Abdülhakîm'i al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamâmen yıka! Sonra ikimize de imâm olsun!.. Seyyid Fehîm hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccâdeye bırakıyordu.

    Bu rüyâ onun talebeliğe kabûl edildiğine dâir gâyet açıktı. Tâbire muhtaç kısmı sâdece cevâzımât-ı hams tâbiri idi. Cevâzım cezm'in çoğulu olup kat'î, kesin demektir. Hams yâni beş adedi ise âlem-i emrin, latîfenin tasfiyesine işâret olduğu açıktı. Rüyânın başka tâbire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilâhî lütuf ve sonsuz bir ihsândı.

    Seyyid Abdülhakîm Arvâsî "kuddise sirruh", gördüğü bu rüyânın tesiri ile büyük bir aşkla ilim tahsîl edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı. 1882 (H.1300)'de zâhirî ilimlerde icâzet aldıktan sonra, 1888 (H.1305)'de tasavvufta Nakşibendî yolundan icâzet aldı. Ancak Nakşî tarîkatında H. 1000 târihinden sonrakiler ilk asırdakilere benzer olduğuna dâir işâretler bulunduğundan, Nakşîlikten mezun olanlar, Kübreviyye, Sühreverdiyye, Kâdiriyye ve Çeştiyye tarîkatlerinden de mezun sayılıyordu. Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de mürşîdi Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî ve Çeştî tarîkatlerinden de icâzet aldı.

    -devamı var-
    Evliyâlar Ansiklopedisi

    Teshîr edici gözler, neş’e verici sözler,
    hepsi hayâl oldular, ayrılık yamân oldu.
    Derin derin bakışlar, içli bir hayât gizler.
    dertliyim, görmiyeli, bir hayli zemân oldu.

    Tâli’ yüzüme gülüp, bana sevdirdi seni,
    hasret de, elem gibi, yakdı bitirdi beni.
    Ben geleceğim artık, bekleyemem gelmeni,
    kalbimi zulmet basdı, gözlerimde kan doldu.

    Mecnûn olmuş gezerim, aşkınla bunca yıldır,
    yâ bu aşkla öleyim, yâhud yanına aldır.
    Ayrılık perdelerin, bir bir gözümden kaldır,
    en kıymetli günlerim, ne çâre hicrân oldu.

    Seni kalbime koydum, yâd ellere bakmadım,
    en mu’allâ dost gibi, dilimden bırakmadım.
    Ben bir ma’sûm bir kulum, başka yola sapmadım,
    derim ki, candan yakın, bana bu cânan oldu.

    Hayâller perde perde, gelir geçer gözümden,
    hasretlik çizgileri, okunuyor yüzümden.
    Sizi sevdim diyorum, aslâ dönmem sözümden,
    ben râzıyım aşkımdan, bana bu, dermân oldu.

    Mâziyi eşme sakın, yüreğim kan ağlıyor,
    o eski hâtıralar, hep bir bir canlanıyor.
    Birçok tanımıyanlar, beni mecnûn sanıyor,
    ve diyorlar bu serây, vaktsiz vîrân oldu.

    Ayrı kalalı beri, dünyâ bana zındandır,
    kalbimde neş’e sürûr, eğer varsa, ondandır.
    Benim en azîz dostum, senelerce filândır,
    istemiyerek ism, bir kalıp (filân) oldu.

    Sevmenin sonu varmı? ben, yok zan ediyorum,
    ve benim gibi âşık, cihânda yok diyorum.
    Öyle temiz, öyle saf, bir aşkla seviyorum,
    kalbim, sessiz, dalgasız, engin bir ummân oldu.



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



  4. #4
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart ALTIN HALKA - 35 - 4 Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri

    Bundan sonra memleketi Arvas'a dönen Abdülhakîm Arvâsî "kuddise sirruh" hazretlerinin burada büyük ilmî faâliyetleri oldu. Bunu kendileri şöyle anlatmaktadır:

    Memleketimizde, mevcut medreselerden ayrı olarak, bana miras kalan mallardan bir medrese yaptırdım. Mevcut kitaplara ilâve sûretiyle zengin bir kütüphâne kurdum. Talebenin yiyeceği, giyeceği, yatacağı, yakacağı tarafıma ait olmak üzere de o medresede 29 yıl ders okuttum. Birçok âlim ve fâdıl yetiştirdim. Bunları gönderdiğim yerler âdetâ irfan nûruyla doldu. O civarda medresemiz ilim feyziyle şöhret buldu. Vâlilerin, üst kademedeki memurların, bilhassa uzak yerlerdeki âlimlerin bile övgüyle, sitâyişle bahsettikleri bir ilim merkezi oldu. Medresemizden yetişen ilim adamlarının okumalarına mahsus kitapları İstanbul'dan getirtiyordum. Medresemin bağlıları bu kitapları aşîretler ve kabîlelere gönderip onları ilim nûruyla aydınlatırlardı. Mezunlarımızdan bâzıları vilâyet, sancak ve kaza merkezlerinde müftî olarak vazîfelendirilirdi. İçlerinden muhtaç olanları ev eşyâlarını tedârik ederek evlendiriyordum. İran'ın sınır boyundaki halk bu kişilerin gayretleri sâyesinde Sünnîlikte devâm ediyorlar ve kendilerini görenler, İslâma bağlılıkları karşısında hayrete düşüyorlardı.

    Seyyid Abdülhakîm Efendi, 1897 yılında hac vazîfesi ile Hicaz'a geldiğinde önce Medîne'ye gelip Peygamber efendimizin "aleyhissalâtü vesselâm" kabr-i şerîfini ziyâret etti. Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zât vardı. Onunla berâber bir gece, mübârek Ravza'da akşam namazından sonra, yüzünü saâdet şebekesine döndürmüş, son derece edeb ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan Hacı Ömer Efendi kulağına eğilip yavaşça:
    "Refikam, şu anda özür sâhibidir. Peygamber Mescidini ziyârete gelemez. Bâb-üs-Selâm'dan girerek Peygamber huzûrunda bir selâm verip, Bâb-ı Cibrîl'den çıkmasına şer'an müsâde var mıdır?" dedi.

    Seyyid Abdülhakîm hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyânın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyâsında gördüğü şahıs da bu şahıstı. Yavaşça:
    "Bu suâlin cevâbına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!" buyurdu. Ancak rüyâda olduğu gibi Resûlullah efendimizin huzûrunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme'den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyâyı tafsilâtı ile anlattı.

    -devamı var-

    Evliyâlar Ansiklopedisi

    Muzdarib bir gönülle, kâbûslu hayâllerle,
    vuslât-ı cânâna ve gülistâna elvedâ!
    Gizli âh çekmelerle, içli iniltilerle,
    zevkıne doymadığım nevbehâra elvedâ’!


    Gökler karardı yine, hiçbir yer görünmiyor,
    mübhem bir kuvvet beni, her an geri çekiyor,
    Mâdem ayrılacakdın, yâ niçin geldin diyor,
    basdığın azîz taş ve topraklara elvedâ’!

    Göz yaşım ummân oldu, yol vermiyor geçeyim,
    ayrılıp, göz nûrumdan, ben nereye gideyim?
    Bu firak ateşiyle, yanıp yanıp biteyim,
    hergün yeniden doğan arzûlara elvedâ’!

    Zulmet basdı cihânı, bütün emeller söndü,
    kalbim kan ağlar dâim, rûhum çılgına döndü.
    Demek ayrılık geldi ve bana yol göründü,
    bu derdsiz yolculara, bu yollara elvedâ’!

    Son bir def’a bakayım, o hüsn-i cemâline,
    bir nazarın değişmem, bütün dünyâ mâline,
    İster gülsün gâfiller, bu âşıkın hâline,
    bundan böyle neş’e ve sürûrlara elvedâ’!

    Rabbimden diliyorum, yakınlara gelmeni,
    âh yine görebilsem, dünyâ göziyle seni!
    Ayrılık pek yakıyor, al bağrına bas beni,
    fâidesiz hayâllere, hulyâlara elvedâ’!

    Gözün, gönlün arkada, nereye gidiyorsun?
    bakmağa kıyamazken, nasıl terk ediyorsun!
    (Allaha ısmarladık!) düşün kime diyorsun!
    aslsız, hakîkatsız, rü’yâlara elvedâ’

    Nereye gidiyorsun, ey yârine doymayan?
    bir ân fazla görmeği bulunmaz ni’met sayan,
    Hasretîle gün be gün, kavrul, alevlen ve yan!
    cihânı tenvîr eden en son Nûra elvedâ’!

    Nereye gidiyorsun, ondan nasıl ayrıldın?
    seni yakan o değil, kendi kendini yakdın!
    Düşün! Göz yaşlariyle, kimin yüzüne bakdın?
    ayrılırken inleyen bakışlara elvedâ’!

    Mâzîyi hâle tebdîl edip, seyredeceğim,
    gönlümü gözyaşîle, tesellî edeceğim.
    Derin iniltîle âh, ayrılık diyeceğim,
    yârı bırakıp giden, bu firâra elvedâ’!

    Karşımdaki hayâlin, biraz dahâ kal diyor,
    kalbini benim gibi, bu sevdâya sal diyor,
    Öp elimi hasretle ve düâmı al diyor,
    en derin sevgilerle, azîz yâra elvedâ’!
    Konu dutkmd tarafından (26-10-2009 Saat 14:18 ) değiştirilmiştir.



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



  5. #5
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart ALTIN HALKA - 35 - 5Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri

    Şeyh Abdülhakîm Efendi "kuddise sirruh" 1907'deki haccı sırasında büyük evliyâ Şeyh Ziyâ Mâsum'un "rahmetullahi aleyh" yüksek iltifatlarına mazhar oldular. Birlikte vedâ tavâfını yaparlarken Şeyh Ziyâ Masum hazretleri kendisine: "Mürşidin Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarîkatlerinden memur ve mezun olduğun gibi ilâveten sana Üveysîlik yüksek yolundan da icâzet verdim." buyurdular.

    Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri daha sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Kaşgari Dergâhının şeyhliği, imâmlığı ve vâizliği ile vazîfelendirildi. Bu arada 5 Ağustos 1919'da Sultan Vahideddîn Han tarafından Süleymâniye Medresesine tasavvuf müderrisi (ordinaryüs profesörü) olarak da tâyin edildi. Böylece hem çeşitli câmilerde vâz ederek ve hem de üniversitede hoca olarak İslâmiyeti yaymaya başladı.

    Seyyid Abdülhakîm Efendi din bilgilerinde ve tasavvufun ince bilgilerinde çok derin idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir, sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevâbını alır, sormaya lüzum kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi.Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerâmetler görürdü. Çok mütevâzı, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. İslâm âlimlerinin adı geçtiği zaman:

    "Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gâib olsak aranmayız." ve;

    "Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz." buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi.

    -devamı var-



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



  6. #6
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart ALTIN HALKA - 35 - 6Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri

    Sultan Vahideddîn Han kendilerini çok sever, takdîr ederdi ve duâlarını isterdi. Nitekim Abdülhakîm Efendi "kuddise sirruh" hazretleri şöyle anlattı:
    Memleketin işgâl altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş'ta Sinanpaşa Câmiinde vâz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; "El melikü yakraükesselâm ve yed'ûke iletta'âm." yâni "Sultan sana selâm ediyor ve seni iftara çağırıyor." dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul'un seçilmiş vâizleri, imâmları çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın selâmı var. Hepinizden ricâ ediyor. Anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin gâlib gelmesi için duâ etmenizi ve Anadolu'daki mücâhidlere para ve duâ ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi ricâ ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu'ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebeb oldum.

    Bir defâsında da Sultan Vahideddîn Han, Ramazân-ı şerîf ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyâret edecekti. Seyyid Abdülhakîm Efendi'yi de dâvet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devâmını hizmetlerini gören Şakir Efendi şöyle nakletmektedir:
    Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakîm Efendi nerededir? diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakîm'dir deyince, sultan sizi istiyor deyip, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yanyana biri dünyâ, biri âhiret sultanı olarak, Sultanü'l-enbiyâ Peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Berâberce ziyâret ettiler. Çıkınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi'yi bekliyordum. Geldiler ve ziyâretlerini anlattılar. "Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. Birisi senindir." deyip birini bana verdiler.

    Abdülhakîm Arvâsî hazretleri siyâsete hiç karışmamış, siyâsî fırkalara bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Kânunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi.

    -devamı var-



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



  7. #7
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart ALTIN HALKA - 35 - 7Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri


    Abdülhakîm Efendinin "kuddise sirruh" yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep İslâmiyete ve Resûlullah efendimizin "aleyhissalâtü vesselâm" hâline uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. Yakınları onu otuz senedir kaylûle yaparken veya yatarken bir defâ olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. Her hâli istikâmet üzere idi. "İstikâmet yâni Allahü teâlânın beğendiği doğru yol üzere olmak kerâmetin üstündedir." sözünü sık sık tekrar ederdi.

    Talebelerinden bâzıları o ilim deryâsı büyük velîden şu sözleri nakletmişlerdir.

    Her vesîle ile sohbetlerinde namazdan bahsederlerdi.
    "Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın." buyururdu.

    "Bir vakit namazımı kaybetmektense, dünyâları kaybetmeyi tercih ederim."

    Talebelerinden birisi edeb hakkında sorduğunda;
    "Edeb hudûda, sınırlara riâyet etmek onu taşmamaktır. En büyük edeb ise ilâhî hudûdu muhâfazadır, gözetmektir." buyurdu.

    Talebelerinden birisi dünyâ sıkıntılarından bahsediyordu. Anlatması bittikten sonra;
    "Allahü teâlâya inanan ve güvenen kimse neden mahrumdur. Allah'tan mahrum olan ise neye mâliktir." buyurdu.

    Bir gün sed kenarında hasır koltuklarında İstanbul'a doğru bakarlarken yanındakilere dönerek;
    "Şu İstanbul ne garip belde! İnsan mümin olmak için de, kâfir olmak için de burada her vâsıtayı, her imkânı bulabilir." buyurdu.

    "Bizim meclisimizde bulunanlar, sükût içinde otursalar ve sükûttan başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar."

    Kapalıçarşı'dan geçerken karşılarına tanıdıkları bir dükkancı çıktı. Adam hal hatır faslından sonra; "Efendim. Duâ edin de Allahü teâlâ ümmet-i Muhammed'i kurtarsın." deyince, o da cevâben:
    "Siz bana o ümmeti gösterin. Ben de kurtulduğunu haber vereyim. Hani nerede o ümmet!" buyurdu.

    -devamı var-
    Evliyâlar Ansiklopedisi


    Ey gözlerimin nûru, ey cândan yakîn cânân!
    Abdülhakîm Arvâsî, hasta rûhlara dermân!

    Bizler nerde siz nerde, perdeler feth olmuyor,
    Sizden uzak kaldıkca, kalbler râhat bulmuyor.

    Sohbetden, muhabbetden, dâim konuşurdunuz,
    Talebe, hocası ile ölçülür, diyordunuz.

    Adım adım, hakîkat yolunu geçmişsiniz!
    Rûhları serhoş eden, şerbetden içmişsiniz!

    Dünyâ yok gözünüzde, kalb sâhibi ile meşgûl,
    Sensin cihânda şimdi, Rabbin en sevdiği kul!

    Tevâzû’, büyüklüğün alâmeti derdiniz,
    Her hareketinizde bunu gösterirdiniz.

    Cihân zûlmetde iken Fehîm nûr saçıyordu,
    O haznedeki esrâr, hep size nasîb oldu!

    Ya Rabbî! Seyyid Fehîm, ne büyük mürşid imiş,
    ölü kalbi dirilten, bir Hakîm yetişdirmiş.

    Resûlullahdan gelen, nûru nakş etmiş size,
    En büyük arzûmuzdur, kavuşmak lutfünüze!

    Nûra kavuşulur mu, bir rehber olmadıkca?
    Kalbleri ihlâs ile, ona bağlamadıkca.



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



  8. #8
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart ALTIN HALKA - 35 - 8Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri


    Talebelerinden bâzıları o ilim deryâsı büyük velîden şu menkıbeleri nakletmişlerdir.

    Talebelerinden Hâfız Hüseyin Efendi anlatır:
    Tahsîlimi İstanbul'da yaptım. Arabî ve Fârisî'yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz sâhibiydim. Bir gün beni Abdülhakîm Arvâsî "kuddise sirruh" hazretlerine götürdüler. Maksadım orada da söz sâhibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan hayâ edip, yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan da hayâ edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz daha derken nihâyet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakîm'i görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime:
    "Seyyid Abdülhakîm Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı." dedim. O büyük zâta talebe olmakla şereflendim.

    Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını Şakir Efendi anlatır:
    Bir sabah dergâhın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her zamanki gibi beni imâm yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve duâ bitince, sofaya geçtik. Gördük ki semâverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: "Hayret! Arkanızda büyük bir cemâat vardı. Şimdi dağılmış."

    Yine Şakir Efendi naklediyor:
    İzmir'de Hisar Câmiindeydik. Huzurlarına on iki yaşında bir çocuk getirdiler. Çocuk dilsizdi. Anne ve baba çocuklarını kapmış, haberini aldıkları bu Allah'ın sevgili velî kulunun huzûruna duâ etmesi için getirmişlerdi. Çocuk yürüyüp geldi. Ellerini öptü. Abdülhakîm Efendi hazretleri çocuğa kısa bir nazar etti ve; "Oğlum ismin nedir?" diye sordu. Çocuk birden cevap verdi: "Ahmed!" Anne ve baba çocuklarının konuştuğunu görüp, hayretler içinde sevinç gözyaşları döktüler.

    -devamı var-
    Evliyâlar Ansiklopedisi


    Ağlasın, kan ağlasın her müslimân!
    Çünki, seyyid Abdülhakîm terk etdi cân,
    Âlim-ü âmil, veliyy-i kâmil idi,
    Zâtına mevdu’ idi sırr-ı nihân.

    Kaldılar birden yetîm-ü bî nevâ,
    Hem islâmiyyet, hem hakîkat bîgümân.
    Gördü amma ki, inanmaz gözlerim,
    Oldu mu cidden, ol hazret kün fekân?

    Şevk ile raks eyledi yer, bir gece,
    Ertesi gün, etdi derâguş hemân.
    Hayf kim, Hurşîdimiz etdi gurûb
    Bir ferîd-i asr idi ol, bî gümân!

    Olmuş idi, son zemânda çok elîm,
    Derd ile âlâma, bir seng-i nişan.
    Âlem-i islâm için, bu cidden mühim,
    Bir musîbetdir, ey gönül kan ağla, kan!

    Rûh-i bâkisinden istimdâd edip,
    Söyledim târîhini nâ gehân,
    “Hayl” çıkdı, kaldı bi ser-i râhdan.
    Mâtem-i islâma ağlar âsumân...



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



  9. #9
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart ALTIN HALKA - 35 - 9Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri


    Talebelerinden İlyas Efendi anlatır:
    Bir gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma gelip; "Bir odalı evim var. İkinci bir oda yaptırıyorum. Kiraya verip onunla geçineceğim. Bedelini kira parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?" dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim. Maksadım, Seyyid Abdülhakîm Efendi'ye gidip danışmaktı. İkindi vakti dergâhlarına gittim. Hâlimi sordular. "Müşteri geliyor mu?" dediler. "Geliyor." dedim. Fakat sormak için gittiğim kadını unutmuştum. "Sipariş veren oluyor mu?" dediler. "Bugün yok." dedim. "Kadın müşterileriniz oluyor mu?" buyurdular. Gene hatırlamadım. Bunun üzerine; "Bugün gelen kadının işini gör!" buyurdular. Ancak o zaman hatırlayabildim.

    Bir gün Bâyezîd Câmiinde vâz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı hâlde; "Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın." buyurdu. Vâzı dinleyen Akhisarlı bir zât içinden şimdi bunun da ne ilgisi var diye geçirdi. Vâzdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan düşecek hâlde. Çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. Hemen Abdülhakîm Efendinin "kuddise sirruh" nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu.

    Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin uzun yıllar hizmetinde bulunan Kayserili pamuk tüccarı Abdülkâdir Bey şöyle anlatır:
    Bir yaz günüydü. Abdülhakîm Efendi ile Eyyûb Câmiinde öğle namazını kıldık. Sonra hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî'nin "radıyallahü anh" türbesine girdik. Başka kimse yoktu. Sandukanın ayak ucunda, yanyana diz üstünde oturduk. "Yanıma sokul, gözlerini kapa." buyurdu. Gözlerimi kapayınca hazret-i Ebû Eyyûb Ensârî hazretlerini ayakta duruyor gördüm. Yanımıza geldi. Uzun boylu, iri yapılı, seyrek sakallıydı. Elini öptüm. İkisi yavaş sesle konuştular. Ben işitmiyordum. Edeple seyrediyordum. "Gözünü aç." dedi. Açtım. İkimiz sandukanın yanında oturuyoruz gördüm. Sokağa çıktık. İkindi okunuyordu. "Ne gördün?" dedi. Anlattım. "Ben hayatta iken kimseye söyleme." dedi. Bunu vefâtından yirmi dört sene sonra anlatıyorum.

    -devamı var-
    Evliyâlar Ansiklopedisi


    Aşkın bağında açan güllere, bülbül olan,
    islâmın hasret ile, beklediği kahramân,
    ma’şûkunun aşkından yanıp yanıp kül olan,
    ağlasa yeri vardır, seni görmiyen zemân!

    İlmîle, irfânîle, sâhib olan (Sıla) ya,
    iki temel bilgiyi, vasleden bir araya,
    dalıp ucsuz bucaksız, o mu’azzam deryâya,
    ve bu Zikr deryâsından en büyük payı alan!

    Kimi sâhile gider, ve bu bana yeter der;
    kimi uzakdan görür, mest olur, başı döner;
    kimi yalnız seyreder, kimi bir katre içer;
    bir sensin, bu deryâdan, içip içip de kanan!

    Kur’ândan, hadîslerden sonra, gelir eserin,
    rûhlara şifâ olan, o mübârek sözlerin,
    baş kumandanısın sen, velîlerin, erlerin!
    ve (Müceddid-i elf-i sânî) adını alan!

    Bize seni duyuran, fıtraten dostun olan,
    ve cihânda bir tekdir, senin izinde kalan,
    (Seyyid Abdülhakîm) O, senin aşkınla yanan,
    hurmetine nasîb et, bize şefâ’atından!

    Eserinle cihânı, yeniden tenvîr eden,
    sihirli bir kuvvetle, bizi kendine çeken,
    ondördüncü yüzyılın, zulmetini gideren,
    (Arvâs)ın ışığıdır, gerisi hayâl, yalan!

    Biz onun talebesi, o sizin tâlibiniz,
    muhakkak aks yapar, o nûrlu kalbleriniz,
    belli, birbirinize, âşıksınız ikiniz,
    ve size âşık olur, (Mektûbât)ı anlıyan!..



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



  10. #10
    Süper Üyemiz dutkmd is an unknown quantity at this point dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    14.298

    Standart ALTIN HALKA - 35 - 10Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri


    Necib Fâzıl Kısakürek anlatır:
    Sene 1941... Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, İkinci Dünyâ Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzûrlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmûd Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zât... Harbe sürüklenmek mecbûriyetimizi riyâzî bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum. Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe girilmez. Yalnız Birinci Cihân Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesîka usûlü çıkmasa." Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık, vesîka usûlü milleti kavurdu. Mahmûd Bey, bana bu kerâmeti sık sık tekrar eder ve; "Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "Harbe girilmez." ve kimse vesîka usûlünü beklemezken "O olacak." buyurmaları büyük kerâmet." derdi.

    Fâruk Bey anlatır:
    Bundan yıllarca evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir hastahâneye dar attık. Ayıldı. Fakat aklî melekelerini kaybetmiş haldeydi. İstanbul'a götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifâsı yok hükmünü bastı. Bülûğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakîm Efendinin "kuddise sirruh" kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde, onu nazarlarından ayırmadılar. Sâdece; "Mahzûnum, mahzûnum!" diye içlenerek işi, Allahü teâlâya havâle ettiler. Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman sâhib olmadığı maddî ve mânevî bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar DSİ'de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. Abdülhakîm Efendi, birâderzâdeleri olan Fâruk Işık Efendiyi çok severdi. Birisini medhetmek isteseydi; "Fâruk hâriç hepimizden iyidir." derdi. Kabri, Abdülhakîm Arvâsî'nin ayak ucundadır.

    -devamı var-



    Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:
    "Oğlum sana üç öğüt vereyim!
    1- Elde edemediğin şeye üzülme,(Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!
    2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!
    3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!"



+ Konu Cevaplama Paneli

Tags for this Thread

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147